22 Kasım 2007 Perşembe

Viagra geldi mertlik bitti




Viagra geldi mertlik bitti !
Düne kadar cinselliğin konuşulmadığı ülkemizde, Viagra'nın çıkışıyla bu kural bozulmuş oldu
Cinsellikte 'devrim' yaratan mavi hap, adeta ikili ilişkilerde çığır açtı. Viagra'nın olduğu yerde ise aldatma ve aldatılmalar da kaçınılmaz oldu. Kimi erkekleri suçladı; kimi ise bu mavi hapı... Biz de konuyu işin uzmanı İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Üroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ateş Kadıoğlu'na sorduk.

* Türk erkeğinin en büyük derdi sertleşme sorunu mu? Ülkemiz erkeklerinde sertleşme güçlüğü 40-49 yaş arası yüzde 49.9 oranında görülmektedir. Bu oran 70 yaş üzerinde ise yüzde 94.7'ye kadar yükseliyor.

* Söylediğiniz bu rakamlar son derece ciddi. Size çok fazla hasta geliyor mu? Türkiye'de 40 yaş üstü 10 erkekten yedisinde sertleşme sorunu var. Ancak sadece biri doktora başvuruyor.

* Sertleşme sorunu çeken dokuz hastanın akıbeti ne oluyor? Onlar eczanelere gidip viagra benzeri ilaçlar alıyor. Hasta, kendi hastalığının tedavisini bu tür ilaçlarla çözmeye çalışıyor.

* Ülkemizdeki ve dünyadaki veriler nasıl? Türk erkeğinin durumu en çok hangi ülkelerle benzeşiyor? Dünya çapında yapılan büyük çalışmalarda sertleşme güçlüğü Kuzey Avrupa'da yüzde 12, Güney Avrupa'da yüzde 13, Batı Asya'da yüzde 34, Güney Asya'da yüzde 31, Brezilya'da yüzde 21 ve Türkiye'de yüzde 18. Türkiye'deki sertleşme güçlüğünün Avrupa ülkeleri ile aynı olduğunu söyleyebiliriz.

* Viagra'yı devrim olarak nitelendirebilir miyiz? Bilimsel açıdan çok önemli bir buluş. Ama, bilimadamları bu ilacı daha da geliştirecekler. Bu ilacı ağız yolu ile aldığınızda hemen etkisini göstermeyecek. Cinsel organda hemen uyarılma olmayacak. Cinsel uyarı önce beyinde gerçekleşecek, daha sonra ise erkeklik organında...

* Kadınlar için viagra hapı ne zaman çıkacak? Ne yazık ki, erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Erkek bilimadamları ilk buluşlarını kendi hemcinsleri için yaptı. Bilimadamları daha yeni yeni kadın cinselliği ile ilgili araştırmalara başladı. Kadınlar için 'pembe viagra' henüz bulunamadı. Bunun nedeni ise kadın cinselliğinin fizyolojisinin mekanizması tam olarak bilinmiyor.

* Bu hapı kullanma yaşı var mı? Genelde 40 yaş üstü erkekler kullanıyor ama, 40 yaş altı erkeklerin yüzde 5'i de ilgisiz değil...

* Son yıllarda bazı çiftlerde cinsel tatminsizlik hızla yayılmaya başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz? Çiftler arasında cinsel tatmin çok önemli. Her iki tarafın da cinsel doyuma ulaşması gerekiyor. 18 yaşındaki insanların her gün, 20-30 yaş arasındakilerin haftada 3-4 gün, 30-40 yaş arasında olanların 2-3 defa, 40-50 yaş arasındakilerin 2 defa cinsel ilişkileri olmalı. Eğer bunlar olmuyorsa cinsel tatminsizlik yaşanıyor demektir. Cinsel tatminsizlik önce psikolojiyi etkiliyor, sonra da kişilerin hayat kalitesini düşürüyor.

* Büyük şehirlerde yaşayan erkeklerde ne gibi cinsel sorunlar görülüyor? Mesela, cinsel iktidarsızlık kent insanı için tehlike mi? Türkiye genelinde yaptığımız çalışmalarda ilginç bir sonuca vardık. İç Anadolu ve Doğu Anadolu'da yaşayan erkeklerde sertleşme sorunu daha fazla çıktı. Bunun nedeni ise tamamen beslenme ile alakalı. Akdeniz diyeti ile beslenen insanlarda sertleşme sorunu daha az oluyor. Yani, büyük şehirde yaşamanın bir dezavantajı yok.

* Cinsel iktidarsızlık strese bağlı bir şey değil mi? Muhakkak stresin etkisi vardır; ama bu tek başına bir neden değil. Burada iki önemli nokta var: Birincisi, kişinin 'bu işi yapabilir miyim?' korkusu. İkincisi ise depresyon. 'Çok çalışmadan dolayı cinsel isteksizlik olur' diye bir şey yok.

* Çiftler arasındaki cinsel sorunlar bazen ayrılma nedeni de olabiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Cinsel sorunlar, kesinlikle ayrılma nedeni olmamalı. Çünkü sertleşme sorunu çözülemeyecek bir hastalık değil. Bu tür hastaların yüzde 75'ini ağızdan alınan ilaçlarla, geriye kalan hastaları ise enjeksiyon tarzı tedavilerle sonuca ulaştırıyoruz. Tedaviye cevap vermeyen çok az hastaya ise mutluluk çubuğu takıyoruz. Şunu unutmayalım ki; cinsel sorunlar tedavi edilebilir...

Takvim
03 Şubat 2007, 14:42

Kadınlar neden seks yapar ?




İşte araştırmalara göre kadınların ‘evet’ deme nedenleri. Kadınlar erkeklerin isteklerine ne zaman ve neden boyun eğer? Bir kadının neye göre baştan çıktığını erkekler tam anlayabilmiş değil. Baştan çıkmada öylesine karmaşık işlemler gerçekleşiyor ki, bunu psikologlar da izah edemiyor...

Seksologlar, kafa kafaya verip araştırmışlar. İşte kadınların “Neden baştan çıkıyorsunuz?" sorusuna verdikleri ilginç yanıtlar... Zeki olduğu için Kadınların neye göre baştan çıktıklarını anlamak, verdikleri cevaplara bakınca daha da karmaşık bir hal alıyor.

Mesela kimi, erkeğin zekasını beğendiği için baştan çıkıyor, kimi esprili olduğundan. Kimi için de bir film seyretmek bile yeterli olabiliyor...

Şu cevaplara bakınca durumun ne kadar karışık olduğu da ortaya çıkıyor:

1) Aşk ve ilgiden. "Bana gülümsediğinde içim ısınıyor."
2) Atmosferin erotik oluşundan.
3) Sırf meraktan.
4) Canım seks istiyordu.
5) Bir filmdeki erotizminden etkilendim.
6) Esprisi olduğu için.
7) Onu arzuladığım için.
8) Sesi çok seksi olduğu için.
9) Yakınlık ve şefkat özlemi çektiğim için.
10) Sevdiğimi göstermek için.
11) Çok zeki olduğu için.
12) Görevim olduğu için...

Karşısındaki erkeğe acıdığı için birlikte olanlar mı istersiniz, kocasının çapkınlığını cezasız bırakmamak için başka erkekle beraber olanlar mı istersiniz. Hepsi mevcut cevaplar arasında:

1) Onu kendime daha fazla bağlayabilmek için.
2) Çok güzel olduğumu söylediği için.
3) Kendimi yalnız ve terkedilmiş hissettiğim için.
4) Kendime olan güvenimi artırmak için.
5) Ona acıdığım için.
6) Kocam beni aldattığı için intikam almak istedim.
7) Onun üzerinde güç ve söz sahibi olabilmek için.
8) Sarhoş olduğum için.
9) Kariyer yapmamda bana yardımcı olsun diye.
10) Aylardır seks yapmadığım için.
11) Sonsuz parası olduğu için.
12) Olaylar öyle geliştiği için.
13) Ortam öyle gerektirdi
14) O anın romantizminden.
15) Seks sağlık verir.

21 Kasım 2007, 14:07

Sonbahar hastalıklarından korunma yolları


Sonbahar mevsimiyle beraber sağlığımızı tehdit eden 7 hastalıktan korunma yolları.



21 Kasım 2007 13:52
--------------------------------------------------------------------------------

Mevsimsel virüslerde işe katılınca grip, soğuk algılığı gibi hastalıklar sık oranda görülüyor. Havanın soğuması, daha çok kapalı mekanlarda vakit geçirme de bu virütik hastalıkların öksürük, hapşırık, elle temas gibi yollarla yayılmasını kolaylaştırıyor.



İstanbul Özel Hizmet Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Güldehen Akbaş sonbaharda sık rastlanan hastalıklar ve bu hastalıklardan korunmanın doğal yolları hakkında şu bilgileri verdi…



Sonbahar mevsiminde sık rastlanan hastalıklar



1-Nezle
Çok çeşitli virüslerle oluşan bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ile başlar. Halsizlik ve iştahsızlık görülebilir. Ateş her zaman olmayabilir.



2-Grip
Grip genelde nezle işle karıştırılır. İnfluenza virüsü ile oluşan yüksek ateş, kas ve eklem ağrıları ile seyreden bu hastalık dikkat edilmezse önemli komplikasyonları olabilen bir virütik enfeksiyondur.



3-Sinüzit
Burun etrafındaki boşlukların iltihaplanmasıdır. Geniz akıntısı, burun tıkanıklığı, ağız kokusu vardır, ateş olabilir.



4-Faranjit
Yutak iltihabıdır. Boğazda yanma, ağrılı yutkunma, ateş, boyun lenf bezlerinde şişme görülebilir.



5-Bronşit
Bronşların iltihaplanmasıdır. Soğuk algınlığını takiben kuru olan öksürük yerini balgamlı öksürüğe bırakır. Bazı hastalarda hırıltılı solunum, nefes darlığı ve sırt ağrılarıda görülebilir.



6-Astım
Her yaşta görülebilir. Çocuklarda daha sık görülür. Nöbetler halinde gelen öksürük, hırıltı ve nefes darlığı ile kendini gösterir. Astım nöbetlerinin en önemli nedeni allerjenler ve nezle grip gibi virütik infeksiyonlardır.



7-Zatürre
Akciğer dokusunun iltihabıdır. Üşüme, titreme, yüksek ateş ve öksürükle başlar sonrasında koyu balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı eklenir. Mutlaka tedavi ve takip gerektirir.



Sonbahar hastalıklarından korunma yöntemleri



Öncelikle günlük hayatımızda alacağımız birkaç önlemle bu hastalıkların çevremizden bulaşmasını önleyebiliriz...



• Hasta kişilerle yakın temastan (tokalaşmak, öpüşmek) kaçınılmalı,
• İnsanların toplu olarak bulundukları kalabalık ortamlara girilmemeli,
• Eller bol su ile sıkça yıkanmalı,
• Ellerin göz ve burun ile teması önlenmeli,
• Hasta kişilerin eşyaları (kalem, kitap, bardak...) kullanılmamalıdır.



Ayrıca hastalıklardan korunmak için doğal korunma yöntemlerini de göz ardı etmemek gerekir. Öyle ki doğal besinler ile hastalıklara karşı bağışıklık sistemimizi güçlendirebilir, virüslere karşı kalkan oluşturabiliriz. Bu nedenle sonbahar ve kış aylarında doğal besinlerin tüketimini arttırmalıyız.



Doğal besinler hastalıklara karşı kalkan görevi görüyor



Domates ve kayısı gripten korur



Domates içerdiği C, E vitaminleri ve potasyumla beraber bir antidoksidan olan likopen sayesinde vücudu grip ve nezleden korur.



Grip ve soğuk algınlığına karşı bir diğer silah olan kayısı, içerdiği A ve B3 (niasin) vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum ve fosfor sayesinde grip ve nezleye karşı bünyemizi korur.



Elma, şeftali, üzüm, portakal ve nar bağışıklık sistemini güçlendirir



Bağışıklık sistemini güçlendirici özelliği olan elma B3 ve E vitamini, potasyum ile bol miktarda pektin içerir.



Şeftali de içerdiği A, B3, C vitaminleri ile folik asit, beta karoten ve potasyum sayesinde gribe karşı savunma mekanizmasını güçlendirir.



Üzüm bol miktarda A ve C vitaminleri, mineraller en çokta demir ve potasyum içerir. Bu sayede vücudun daha dirençli olmasını sağlar.



Nar bir C vitamini deposudur. Ayrıca demir ve potasyum yönünden de zengindir. Narın yararlarıyla ilgili pek çok bilimsel çalışma vardır özellikle de bağışıklık sistemini güçlendirdiğinden virüslerle karşı karşıya olduğumuz sonbahar ve kış mevsiminde bolca tüketilmelidir.



Portakal öksürüğü azaltır



Bağışıklık sistemini güçlendiren, grip ve soğuk algınlığından koruyan meyvelerin başında gelen portakal içerdiği C vitamini ve folik asit sayesinde öksürüğü azaltır.



Vişne suyu ateş düşürür



Ateşli hastalıklara karşı güçlü bir silah olan vişnede A vitamini ve potasyum bulunur. Vişne suyu ateşi düşürüp susuzluğu giderir.

Titretip zayıflatan ürünlere dikkat


Zayıflamak isteyenlere sunulan titreşimli aletler uzmanlara göre sadece 'Sahte Görüntü' sağlıyor.

Formunu korumak veya incelmek isteyenlerin önüne sunulan seçeneklerin bir çoğu metabolizma uzmanlarına göre sadece “sahte görüntü” sağlıyor

Gazi ÜniversitesiEndokrin, Diyabet veMetabolizma Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. İlhanYetkin, egzersize dönük olan yöntemlerin dışındakilerin metabolizmaya bir etkisinin olmadığı inancında. Prof.Yetkin, yağ hücrelerini idrarla dışarıya attığı iddia
edilen yöntemlerin de yanıltıcı olduğunu belirterek şöyle diyor: “Ancak egzersiz ve egzersize dönük olan yöntemler metabolizma üzerinde etkili olabilir. Onun dışında durduğu yerde kalın eşofmanlar giydirilerek terleyen kişide çok önemli bir değişiklik olmaz. “Yağ hücresi idrarla atılmaz” Bel korseleri, bantları gibi titreşimli aletlerin yağları eritme yönünde bir yararı olmaz. Çünkü vücudun yağı, yağ hücreleri içindedir.

Çeşitli yöntemleri tanıtırken yağların idrarla atıldığı yönünde insanları yanıltıyorlar. Bunların hiçbiri doğru değil. Yağ hücresinin içindeki yağ, hiçbir şekilde idrarla atılmaz. Vücutta kalır. Eğer vücutta kısa süre sonra görülen bir değişiklik varsa bu tamamen sahte bir görüntüdür. Vücudun biçimlenmesi ve su kaybına bağlıdır bu. En geç bir hafta içinde vücut tekrar eski şeklini alır. Tüm ağızdan alınan hapları, çayları, içecekleri değerlendirirsek bunlar metabolizmayı hızlandırmaz. Olumlu etkileri ise son derece sınırlı. Dolayısıyla bunları zayıflama amacıyla kullanmak doğru değil.

Zararı ise şu; Bu maddelerin bir kısmı vücuttan su atıcı maddelerdir. “TV karşısında koşun!” Lida yasaklandı ama her gün yeni lidalar ortaya çıkıyor. Bu maddenin karaciğerine zarar verdiği çok hastamız oldu. Bazılarını karaciğer biyopsisine gönderdik.” Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi Kardiyoloji Kliniği’nden Doç. Dr. Ahmet Temizhan da sorduğumuz tüm yöntemler için “Doğru demek de yanlış demek de yanlış” değerlendirmesini yapıyor. Doç. Temizhan, şunları söylüyor: “Bu yöntemlerle ilgili bilimsel veri yok. Bu nedenle desteklememek lazım. Ancak insanların zayıflamak için gösterdiği her çabayı teşvik etmek gerekir. Bu nedenle heveslerini de kırmamalı. En kolay şey yürüyüş yapmak. Bazı uygunsuz egzersiz aletleri sakat bırakabilir. İnsanlar oturdukları yerde elektrikle, titreşimle incelmeyi bekliyor. Bu mümkün değil. Egzersiz ve diyetin bir arada yapılması gerekir. Bölgesel kilo vermeye yönelik uygulamalar değil, koşu bandı veya bisiklet tercih edilmeli. Kilo vermek isteyenler genelde ani bir kararla hızla zayıflamaya yöneliyor ancak hızlı verilen kilo çok çabuk alınıyor. İdeali ayda 3 - 4 kilo vermek. Eğer evde koşu bandı tercih ediyorsanız, koşu bandınızı televizyonun karşısına koyun"

Miğdeniz çöplük değil


Mide rahatsızlığı olanlar yedikleri konusunda daha dikkatli olmalılar çünkü birçok şey bu hassasiyeti tetikleyebiliyor. Ağzımızdan geçen her bir lokma yemek ve her bir yudum su ağızdaki mekanik sindirim sonrası ilk durak olarak uzun süre midede kalıyor. Dolayısıyla her seçiminiz, yiyecek konusunda verdiğiniz her karar, doğrudan midenizi ilgilendiriyor. Mide hastalıkları içinde en çok görülen ve sizlerin de sıkça duyduğu iki rahatsızlık var; gastrit ve ülser.

Şişmanlık beyinde önlenebilir


Şişmanlık beyinde önlenebilir !Fransız bilim adamlarının fareler üzerinde yaptığı araştırma, OB-RGRP adlı proteinin üretiminin engellenmesinin obezite tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi.

Sinir hücrelerinde bu proteinin olmamasının aşırı kilo alımını engelleyen, ancak obezlerde yapısı ya sonradan bozulan ya da doğuştan bozuk olan leptin hormonunun duyarlılığını artırdığını gören bilim adamları, önce fareleri şişmanlattı, daha sonra farelerin beynindeki OB-RGRP proteinin salgılanmasını sağlayan geni etkisiz hale getirdi.

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırma sonucunda farelerin, yağ bakımından zengin yiyeceklerle beslenmesine rağmen normal kilolarını koruyabildiği ortaya çıktı.

Araştırmacılar, fareler üzerinde yapılan bu araştırmanın insanlarda da başarılı olması halinde şeker, kalp-damar hastalıkları ve bazı kanserlerini de tetikleyen aşırı şişmanlığın önlenebileceğini vurguladı.

Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyada en az 300 milyon kişi obez, bir milyardan fazla kişiyse olması gereken kilonun üzerinde.

Obeziteye savaş açıldı


Obeziteye savaş açıldı
Sağlık Bakanlığı, obeziteye karşı girişilen mücadele çerçevesinde yeni bir adım daha attı.

Bundan böyle illerde çocukların sağlıklı beslenmesi ve obezitenin önlenmesine yönelik faaliyetleri ''İl Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Yaşam Kurulları'' yürütecek.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, sağlıklı beslenme ve obeziteyle mücadelede bundan sonra izlenecek strateji Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan Gümrükçüoğlu tarafından 81 ile gönderilen genelgeyle duyuruldu.

Genelgede, bir ülkenin sosyal ve ekonomik yönden beklenen uygarlık seviyesine ulaşabilmesinin ancak bedensel ve zihinsel yönden güçlü, sağlıklı ve yetenekli bireylerin varlığına bağlı olduğu belirtildi.

Çocuk ve gençlerin yeterli ve dengeli beslenmelerinin gelecekte sağlıklı ve üretken bireyler olmaları için ön koşul olduğuna dikkat çekilerek, bu yaştakilerde hızlı büyüme ve gelişme nedeniyle pek çok besin ögesine olan gereksinimin yaşamın diğer dönemlerine oranla daha fazla olduğu kaydedildi.

Genelgede, ''Bu nedenle bu dönemde sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmek çok önemlidir. Çocuğun bu yaşlarda kazandığı sağlıklı beslenme alışkanlıkları hayatının sonraki dönemlerini etkileyerek ileride ortaya çıkabilecek beslenme sorunlarını önlemede temel çözüm yolunu oluşturmaktadır'' denildi.

Ülkede okul çağı çocuklarda görülen sağlık sorunları arasında protein-enerji malnütrisyonu, D vitamini yetersizliği, anemi, çeşitli vitamin mineral yetersizlikleri, basit guatr ve yaygın diş çürüklerinin yer aldığının altı çizilerek, ayrıca son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkede de okul öncesi ve okul çağı çocuklarda obezitenin (şişmanlık), yaşam şekli ve alışkanlıklarında değişimlere bağlı olarak hızla artan bir sorun haline geldiği bildirildi.

Okul sağlığı hizmetlerinin öğrencilerin sağlığını değerlendirmek, korumak ve geliştirmek için yapılan çalışmaların tümü olduğu belirtilerek, bu hizmetler kapsamındaki sağlığın korunmasına yönelik çalışmalar arasında beslenme, spor etkinlikleri, sağlık eğitimi, çevre sağlığı hizmetlerinin yer aldığı kaydedildi.

Genelgede, okul sağlığı hizmetleri kapsamında çocukların sağlıklı beslenmesi ve obezitenin önlenmesine ilişkin yürütülmesi planlanan faaliyetlerin gerçekleştirilebilmesi, koordinasyon ve takibinin yapılabilmesi ve konuyla ilgili aktivitelerin yürütülmesi için illerde bundan böyle şu çalışmaların yapılması istendi:

''-İl Hıfzıssıhha Kurulu kararı ile İl Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Yaşam Kurulu oluşturularak,sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam ile ilgili ilde yapılacak aktiviteler bu kurulun koordinesinde yürütülecek,

-İlde bulunan tüm kamu kurum ve kuruluşları, üniversite ve sivil toplum örgütlerinin bu kurula katılımı ile obezitenin önlenmesine yönelik mümkün olduğunca geniş tabanlı bir mücadele sağlanacak,

-Sağlıklı beslenme, hareketli yaşam ve obezitenin önlenmesi gibi konularda toplum bilincini artırmak amacıyla panel, konferans gibi faaliyetler düzenlenecek,

-Okullarda rutin aralıklarla öğrencilerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu gibi ölçümler yaptırılıp risk altındaki (aşırı zayıf ve obez) çocuklar tespit edilip ilgili sağlık kuruluşlarına yönlendirilerek takip edilecek,

-Okul kantinlerinde yürütülen beslenme hizmetlerine yönelik sağlıklı uygulamaların teşviki için kampanya ve aktiviteler yürütülecek,

-Okul kantin ve yemekhanelerindeki hijyenik şartlar ve hizmet kalitesinin rutin aralıklarla kontrolü sağlanarak ilgili birimlerle işbirliği içinde gerekli tedbirler alınacak,

-Okul kantin ve yemekhanelerinde çalıştırılan personelin portör muayeneleri düzenli yaptırılarak kişisel hijyen, besin hijyeni ve fiziksel alan ile araç gereç hijyeni ile ilgili konularda eğitim programları düzenlenecek,

-Beslenme, obezite ve fiziksel aktivite konulu bilgi yarışmaları düzenlenecek,

-Bakanlık tarafından hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından duyurulan okul önceci, ilköğretim ve orta öğretime yönelik menüler teşvik edilecek,

-Çocuklara fiziksel aktivite alışkanlıklarının kazandırılmasına yönelik çeşitli aktiviteler düzenlenerek aktivite alanları oluşturulacak,

-Okul ve benzeri yerlerin çevrelerinde gıda satışı yapan iş yerleri hijyen açısından denetlenecek,

-Konuyla ilgili bir il sağlık müdür yardımcısı ve diyetisyen görevlendirilerek iletişim bilgileri Sağlık Bakanlığına bildirilecek,

-Yürütülen çalışma ve faaliyetler okulların açıldığı dönemlerde rapor haline getirilecek.''

Elektromanyetik dalgalar, asabi yapıyor


Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Demircan, elektronik aletlerin yaydığı yüksek frekanslı manyetik dalgaların sinir sistemini etkilediğini, dolayısıyla insanların daha stresli, daha yorgun, daha kararsız hale geldiğini bildirdi.

Prof. Dr. Demircan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, başta bilgisayar ve televizyon olmak üzere elektromanyetik dalga yayan ve evlerde sıklıkla kullanılan elektronik aletlerin yaydığı manyetik dalgaların, yüksek frekans içermeleri halinde, insan vücudundaki minerallerin elektronlarını kopardığını söyledi.

Serbest elektronların vücutta elektrik akımı oluşturduğunu, bu elektrik akımının sinir sistemini olumsuz yönde etkilediğini belirten Prof. Dr. Demircan, metal aletlere dokunulduğunda ortaya çıkan kıvılcımın bu etkileşimden kaynaklandığını ifade etti.

Prof. Dr. Osman Demircan, vücutta elektrik dalgalarının dışında serbest elektronların oluşturduğu elektrik dalgalarının, sinir sistemini olumsuz yönde etkilediğini söyledi.

Sinir sisteminin, beyin ile kaslar arasındaki iletişimi, zayıf elektrik dalgalarıyla yönlendirdiğini belirten Prof. Dr.Demircan, dolayısıyla insanların daha stresli, daha yorgun, daha kararsız hale geldiğini bildirdi.

Bu etkileşimi gidermenin en kolay yolunun elleri ve yüzü zaman zaman yıkamak, çıplak ayakla toprakta yürümek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Demircan, elektronik aletlerin bulunduğu ortamlardan uzak durmanın da elektromanyetik etkiden korunmanın yolu olduğunu ifade etti.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Cinsel soğukluk korkutmasın !


Cinsel soğukluk korkutmasın !Cinsel ilişkiyi acı ile bütünleştiren kadın, zamanla cinsel ilişkiden kaçmaya başlar.



19 Kasım 2007 09:31
--------------------------------------------------------------------------------
İlk cinsel denemede bakire olan kız kızlık zarı yırtılması sebebiyle biraz acı duyar, şefkat ve sevgiyle yaklaşım bu acıyı azaltabilir. Sabırsızlık, kaba davranışlar, bencil hareketler, cinsel birleşiminin acıdan başka bir şey vermediği inancı belirmeye başlar. Bu inanç kadında korku duygusunu geliştirir. Aynı zamanda erkeğin cinsel yetersizlikleri, cinsel bilgisizliği, yetersiz sertleşme, erken boşalma, cinsel soğukluğun sebebi olarak karşımıza çıkabilir.

Cinsel ilişkiyi acı ile bütünleştiren kadın, zamanla cinsel ilişkiden kaçmaya başlar. Toplumsal baskılar, cinselliğin çocuk doğurma ile belgelendiğine inanılması kısa sürede aile ve çevreden baskıların gelmeye başlaması, derin bir ruhsal şok yaşama ve evliliğin bitmesi tehditleri ortaya çıkmaya başlar. Bu süreçte çaresiz kalan çiftler arayış içine girerler. Öncelikle cinsel yeterlilik sınavı gibi algılanmasına karşın, yine de çiftler birbirlerini suçlayıcı davranabilirler. Çiftler tedaviye birlikte karar vermeli, ilgili sağlık kuruluşlarına ve uzman doktorlara başvurmalılar. Tedaviye sonuna kadar inanmalı ve utanarak bırakmamaları gerekir.

Tıbbi olarak sağlıklı oldukları, sorunlarının psikolojik kökenli olması çiftleri hem rahatlatmalı. Ayrıca psikiyatrik ve psikolojik yardım almayı kabul etmeliler. Psikolojik kökenli cinsel soğukluk tedavilerinde psikoterapi uygulamalarının faydaları yadsınamaz.

"Evliliğimizde cinsel ilişki sırasında acı duymam nedeni ile sorunlar yaşıyoruz. Eşimi çok seviyorum fakat o boşanmak istediğini sıklıkla tekrarlıyor, bize ne önerirsiniz." Rumuz / A.Ş.

Öncelikle jinekolojik muayene sonrasında eşiniz ile birlikte psikolojik yardım alarak bu sorunlardan kurtulabilirsiniz. Mutlu bir beraberlik sürdürmeniz için engel kalmaz. Boşanmak çözüm değildir.

"Sayın doktor. Eşim annesi tarafından şiddet uygulanarak büyütülmüş, cinsel ilişkiyi pis ve ayıp olarak yorumluyor, ona yaklaşmama dahi izin vermiyor sizce ne yapmalıyım?" Rumuz / S.A.

Sorununuzun cinsel eğitimsizlik üzerine olduğunu çözmeniz, ilk yaklaşım için önemli, ona sevgi ile yaklaşın. Cinsel ilişkiye girmekte aceleci ve kaba davranmayın, içten ve yanında olduğunu hissetmesi sorunlarınızın çözümü için önemli bir adım olacaktır.

Takvim

Sivilce deyip geçmeyin


Sivilce deyip geçmeyinUzmanlar, sivilcenin tedavisinin doktor kontrolü ile yapılması gerektiği konusunda uyardı.



19 Kasım 2007 10:16
--------------------------------------------------------------------------------
Uzmanlar, genellikle 12-24 yaş arasında ve bazen 40 yaşlarında bile görülebilen sivilcenin (akne) hastanın yüzüyle oynaması, kaşıması ve sıkmasıyla ciltte kalıcı izler bırakabileceğini belirterek, sivilcenin tedavisinin doktor kontrolü ile yapılması gerektiği konusunda uyardı.

Bartın Devlet Hastanesi Dermatoloji Kliniği Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanı Dr. Gülçin Aykanat, deride bulunan yağ bezlerinin hastalığı olan sivilcenin (akne) hafife alınmaması gerektiğini vurguladı. Yüz, göğüs, sırt bölgesi ve kollarda sıkça görülen sivilcenin erken tedavi ile iz ve leke kalmasını engelleyerek, kişiye daha iyi bir görünüm kazandırmanın amaçlandığını belirten Aykanat, "Daha çok 12-24 yaşlar arasında beliren hastalık, 40'li yaşlarda da görülebilmektedir. Akne oluşumunda ciltte bulunan bakteriler, iltihabi reaksiyon, yağ bezi hücrelerinin sayıca artması ve birbirlerine yapışmaları gibi 4 faktör etkilidir. Açık-kapalı komedonlar (siyah-beyaz noktalar), papüller (kırmızı kabarıklıklar), püstüler (iltihaplı sivilceler), kist ve nodüller, sebumun gelişimini sağlar. Kişinin yüzüyle oynaması, sıkması, kaşıması, iz kalma riskini artırır. Akne uzun süren bir hastalıktır, dolayısıyla uzun sürebilecek tedavi gerektirir. Akne tedavi edilmezse iz kalma riski artar" dedi.

Bartın Devlet Hastanesi Deri ve Zührevai Hastalıklar Uzmanı Dr. Gülçin Aykanat, aknenin deri hastalığı olduğunu ve tedavisinin cilt hastalıkları doktoru tarafından yapılması gerektiğini ifade etti. Dr. Aykanat, "Akne vulgaris, infantil akne, akne konglobata, pomad aknesi, deterjan aknesi, akne rosasea, tropikal akne, meslek aknesi, endokrin akne ve akne ekskoriye gibi çeşitliliği bulunan sivilcenin pek çok kişi tarafından bir hastalık olarak görülmemesi, akneli hastaların doktor olmayan kişilerce değerlendirilip yanlış uygulamalara maruz kalmalarına neden olmaktadır. Sonuç olarak hastalar, uzman hekimlerin karşısına oluşmuş izlerle ve/veya iz bırakma eğilimi gösteren aknelerle çıkmaktadır. Topikal (harici) ilaç tedavisi, oral (ağızdan) ilaç tedavisi, ısı ve ışık yöntemleri ile tedavi edilebilir. İlaç tedavisi kişiye göre değişir.

Bu nedenle arkadaştan, komşudan ilaç tavsiyesi almak yanlıştır. İlaç seçimini uzman hekim, hastanın yaşına, cinsiyetine, sivilcelerin şiddetine, yaygınlığına göre yapar" şeklinde konuştu.

Dr. Gülçin Aykanat, sivilce tedavisinde en önemli etkenlerden birisinin de tedavi süreci içerisinde belirli aralıklarla kontroller gerektiği olduğunu kaydetti

Kanserden nasıl uzak durulur


Kanserden nasıl uzak durulur?Kansere yakalanmadan bir ömür geçirebilmek için bu önerilere dikkate alın...



19 Kasım 2007 10:16
--------------------------------------------------------------------------------
Fazla yağ tüketiminin yüksek kalori alımına neden olduğu için beraberinde obeziteyi getirerek obeziteye bağlı gelişen birtakım kanser türlerinin oluşma riskini artırdığına dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi medikal onkoloğu Prof. Dr. Haluk Onat ile beslenme ve diyet uzmanı Çağatay Demir, ''Sağlıkta ve Kanserde Doğru Beslenme'' adıyla yazdıkları kitapta yağ ve kanser ilişkisine de vurgu yapıyorlar.

Yağlara uygulanan birtakım pişirme tekniklerinin de kanser yapıcı öğelerin oluşmasına neden olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Onat ve Demir, özellikle yağın kızdırılarak kullanılması veya doğrudan yağda kızartmanın kanser yapıcı öğelerin ortaya çıkmasına neden olduğunu hatırlatıyor. Prof. Onat ve Demir, ''Bu nedenle günlük beslenmede yağlardan mümkün olduğunca uzak durun. Kırmızı et, tereyağı, yağlı süt ve süt ürünleri gibi doymuş yağ içeren besinlerden kısıtlı tüketmeye dikkat edin'' diyor.

Fazla kilonun yol açtığı kanserler

Kitapta, şişman veya obez bireylerde başta meme (menopoz sonrası), kolon (bağırsak), rahim, yemek borusu ve böbrek kanserinin görülme riski ideal kilodaki bireylere kıyasla daha yüksek olduğu, obezitenin, rahim ağzı, safra kesesi, lenfoma, yumurtalık, pankreas, tiroit ve prostat kanserleri riskini artırdığının bilindiği belirtiliyor. Yine yedi araştırmadan çıkarılan temel sonuca göre obez olan kadınlarda meme kanserine yakalanma riskinin yaklaşık yüzde 30 daha yüksek bulunduğuna da işaret ediliyor.

Kanserden %75 - 80 korunmak elinizde

* Günde en az beş porsiyon çeşitli renkte meyve ve sebze tüketin.

* Sağlıklı kilonuzu sürdürebilmek için kalorisi düşük yiyecek ve içecekler tercih edin.

* İşlenmiş tahıl ürünleri yerine, tam tahıllı ürünler tüketin.

* Kırmızı et tüketimini sınırlandırın, işlenmiş et ürünleri (sucuk, salam, sosis, hazır köfte vs.) tüketmeyin.

* Sigara içmeyin.

* Alkol tüketimini olabildiğince sınırlandırın.

* Sağlıklı kilonuzu hayatınız boyunca sürdürün.

* Haftada beş gün en az 30 dakika orta derecede fiziksel aktivite yapın.

* Günlük yağ alımınızı azaltmak için;

* Güne kahvaltıyla başlayın ama kahvaltıda yağ yeme alışkanlığınız varsa bundan vazgeçin.

* Etli sebze yemeklerinize ayrıca yaÇ eklemeyin, et yeterince yağ içerir.

* Süt, yoğurt, peynirin yağsız olanlarını tercih edin.

* Salataya eklediğiniz yağı sınırlandırın, yemeklerde sıvı yağ kullanın.

* Yağda kızarmış yiyecekleri kesinlikle tüketmeyin.

* Süt ve yoğurdun kaymağını yemeyin.

* Et sularıyla yemek yapacağınız zaman, et suyunu dolapta soğutun ve üzerindeki yağ tabakasını attıktan sonra yemeğinizi yapın.

Milliyet

Dikkat! Bilgisayar sağlık bozuyor


Dikkat! Bilgisayar sağlık bozuyorBilgisayar kullanıcılarının büyük sağlık sorunlarıyla karşı karşıya olduğu ortaya çıktı.



19 Kasım 2007 10:31
--------------------------------------------------------------------------------

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Güler, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bilgisayar kullanıcılarını uzun bir zaman sonra bekleyen tehlikeler bulunduğunu belirterek, zaman içinde bilgisayarın sağlık düşmanı olabileceğini söyledi.

Çok gelişmiş bir araç olmasına karşın bilgisayarın pek çok zaman sağlığa zararlı olduğuna dikkati çeken Güler, şöyle devam etti:

"Bilgisayara veriler klavye ve fare kullanılarak girilir. Çalışma sonuçlarını görmek için sürekli olarak monitöre bakmak gerekir. Üstelik bunları yaparken saatlerce bilgisayar karşısında hareketsiz oturmanız gerekebilir. Böyle olunca bilgisayar kullanırken sağlığınızı korumak için bazı konulara dikkat etmelisiniz. Bazı bilgisayar kullanıcıları yemeği bile unutabilirler. Dünyanın en güzel bilgisayarı sizin olabilir ama doğru şeyleri yapmazsanız en sıradan ve can sıkıcı hastalıklara sahip olabilirsiniz."

Bilgisayar karşısında doğru oturma biçimi

Prof. Dr. Güler, bilgisayar kullanırken ilk olarak oturulan koltuğun doğru seçilmesi gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi:

"Yüksekliği ayarlı, sırt için desteği olan yumuşak minderli ve dayanıklı bir koltuk almalısınız. Sert ve ayarlı olmayan bir koltukta uzun süre oturmak şiddetli bel ve boyun ağrılarına neden olabilir.

Koltuk seçiminden sonra eğer yoksa bir bilgisayar masası almalısınız.

Normal çalışma masaları çoğu zaman bilgisayarlar için kullanışlı değildir. Örneğin bilgisayar monitörünün gözünüzden biraz aşağıda ve tam karşınızda bulunması gereklidir. Ayrıca klavyenin, dik oturduğunuz zaman kollarınız dirsekten 90 derece kıvrıkken ellerinizle aynı hizada ve tam karşınızda olması gereklidir." Bilgisayar kullanırken gereken fare, telefon, printer ve diğer araçların da masa üzerinde kolayca ulaşabilecek yerlerde olması gerektiğini dile getiren Güler, "Bilgisayar kullanırken sık olarak yazı okumanız gerekirse yazıları bir askı ile tam önünüze koyup monitörü biraz yana almalısınız. Monitörünüzün pencereden veya diğer ışık kaynaklarından uzak olması gereklidir. Ayrıca monitörünüzün rezolüsyonunu yazıların kolayca okunacağı bir ayara ve yenileme hızını titreşme olmayacak bir hıza ayarlanması gereklidir" dedi.

Bilek, diz ve dirsek kireçlemesi

Prof. Dr. Güler, parmak, el bileği ve dirseğin bilgisayar kullanırken yaptığı küçük ve tekrarlayıcı hareketlerin özellikle el bileği hizasında bozukluklara neden olabileceğini kaydederek, "Bu hastalık da el bileği içinden geçen sinir ve tendon denilen kasların kemiğe yapıştığı dokular zedelenip sıkışır. Bu durumda elde uyuşukluk ve ağrı, başparmak hareketlerinde ve el sıkma gücünde azalma ortaya çıkar, el becerisi bozulur. Bu rahatsızlığın tedavisi için bir ortopedi uzmanına danışmalısınız" diye konuştu.

Göz bozuklukları

Uzun süre bilgisayar karşısında çalışmanın gözlerde de bazı rahatsızlıklara neden olabildiğine işaret eden Prof. Dr. Güler, şunları kaydetti:

"Böyle durumlarda en sıklıkla göz çevresi ve başta ağrı, gözlerde yorgunluk hissi, yanma, batma ve kızarıklık görülebilir. Yakınmalar daha çok günde 4-6 saatten fazla bilgisayar karşısında çalışan, özellikle gözlerinde miyop veya astigmatizm kusurları olan kişilerde sık görülür.

Bilgisayarla çalışmanın gözlerde kalıcı bir etkiye neden olmadığı bilinmektedir. Fakat gündelik yaşamda pek sorun oluşturmayan astigmatizm gibi kusurlar bilgisayar karşısında rahatsızlıklara neden olabilir.

Yanma, batma, kızarıklık, sulanma gibi yakınmalar monitöre bakarak çalışan kişilerde göz kırpma sayısındaki belirgin azalmaya bağlı olabilir." Ekranın gözlerden 50-70 santimetre uzakta ve göz hizasından biraz aşağıda bulunmasının yorgunluk yakınmalarının azalmasını sağlayabileceğini ifade eden Güler, "Gözle ilgili yakınmaların azaltılabilmesi için öncelikle iyi bir göz muayenesi yapılmalıdır.

Ayrıca çalışma sırasında sık ara vermek ve aralarda örneğin pencereden uzak nesnelere bakmak göz sağlığı açısından önemlidir" dedi.

Bel, baş ve boyun ağrıları

Tıp Fakültesi Fizik Tedavi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Güler, bel, baş ve boyun ağrıları, omuz ve boyun tutulması, boyun ve belde disk zorlanmaları, sırt bölgesinde şekil bozuklukları, eğilmeler, osteoporoz gibi bölgelerde ağrıların oldukça sık görülen rahatsızlıklar olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Hatta iş güç kaybına ve sağlık hizmeti alma açısından şirketlere ve devletlere oldukça büyük yük getirmektedir. Bunların bilgisayar kullanımı ile ilgili olarak sıklıkla uzun süre hareketsiz kalma, stres, uygun olmayan duruş biçimi gibi nedenlerle ortaya çıkarlar. Kas, kemik, sinir ve damarların aşırı gerilme ve uygun olmayan duruş biçimlerine bağlı olarak şekil bozuklukları bu tip hastalıkları yaratabilir. Bu rahatsızlıklar olduğu zaman ihmal etmeden öncelikle bir ortopedi uzmanına muayene olmalısınız."

Bilgisayar kullanırken yapmanız gerekenler

Prof. Dr. Güler, bilgisayar kullanılırken, bazı hareketlere dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak, "Bilgisayar karşısında dik olarak oturun. Yazı yazarken klavyedeki tuşlara fazla güçlü olmayan bir biçimde dokunun. Fareyi yumuşak bir biçimde tutun. Kollarınızı ve parmaklarınızı yazma işlemi yapmadığınız zaman dinlendirin. Uzun süreler çalışmayın ve sık sık aralar verin. Çalışma sürenizi planlayın. Her gün belli sürelerle çalışın ve ara verin" diye konuştu.

Uzun süre aynı pozisyonda oturulmaması gerektiğini dile getiren Güler, şunları söyledi:

"Oturduğunuz sandalyenin arkası belinizi destekleyecek şekilde olmalı, bilgisayarınız göz hizasında olmalı, bileğinizi olabildiğince düz bir şekilde tutun. Ayağa kalkın ve sağ elinizle sol omzunuzu sol elinizle sağ omuzunuzu kavrayın. Başınızı kolunuzun aksi yönünde çevirebildiğiniz kadar hareket ettirin. Başlangıçta kendinizi zorlamayın. Gün geçtikçe ve boyun kaslarınız güçlendikçe zaten hareket mesafesi artacaktır.

Boynunuzu beşer kez sağa sola öne ve arkaya doğru hareket ettirin. Her iki omuz, dirsek ve el bileği eklemlerini ve parmakları 2-3 saat arayla hareket ettiriniz, açıp kapatın. Oturduğunuz yerden kalkarak ayakta durunuz ve dizlerinizi kırmadan parmaklarınız yere değecek şekilde öne eğilin. Ayrıca sağa sola ve arkaya belden eğilmeye çalışın. Oturduğunuz yerde derin nefes alıp verin. Bu hem gerginliğinizi azaltır, hem de kaslarınızı gevşetir."

Kolestrolünüze dikkat edin


Kolestrolünüze dikkat edinDünyada en çok satılan ilacın kolesterol düzenleyici olduğunu biliyor muydunuz?



19 Kasım 2007 11:02
--------------------------------------------------------------------------------
Kolesterol aldığımız besinlerle, genetik faktörlere ve yaşam tarzına bağlıdır. Görüldüğü gibi genetik dışındaki faktörler kişinin elindedir. Kolesterolün sık rastlanan sağlık sorunlarından biri olmasında, giderek artan hazır gıda, fast food, bisküvi, çikolata, şekerli gıda tüketimi önemli rol oynar. Kolesterol düzeyini düşürmek için ilaç ve/ veya beslenme düzenlemesine ihtiyaç vardır.

Sıklıkla yapılan hata insanların beslenme düzenlemesine gitmeksizin, doğrudan ilaç tedavisine başlamalarıdır.

Bu kolay yoldur ama en doğru yol olduğu tartışılır. İlaç ile yapılan düzenleme sonuçta diyetin alternatifi değil ancak tamamlayıcısı olabilir. Beslenme düzenlemesi olmadan sadece ilaç alımı bir süre kolesterol seviyesini düzenleyebilir, orta vadede mutlaka ek tedavi gerektirir.

Kolesterol seviyesini düşürmenin anahtarı yüksek lif tüketmektir.
Beslenmemizdeki lif oranını arttırarak kolesterol emilimini düşürüp, yıkımını hızlandırmak mümkündür.
Lif oranı yüksek gıdalar; entegral ekmek, makarna ve buğday ürünleri, sebze ve meyveler, kuru baklagiller olarak özetlenebilir. Özellikle baklagillerin ( mercimek, nohut, kurufasulye, bezelye, barbunya) içindeki bazı maddeler kolesterol karşıtı çalışırlar ve hızla kolesterol seviyesini düşürürler.

Sportif aktivite ve egzersiz iyi kolesterol olarak bilinen HDL nin yükselmesine yardımcı olur.

Kadınlarda menapoz sonrası iyi kolesterol hormonal sebeplerle hızla düşmeye başlar, bu da kalp krizi riskini arttırır.

Bitkisel ve hayvansal Omega 3 tüketimi kolesterol seviyesinin düşmesine yardımcıdır fakat tek başına yeterli değildir.

Bir başka faktör yemeklerin hazırlanış şeklidir
Sadece bitkisel yağların tüketilmesi (özellikle zeytinyağı), kızartmalardan uzak durulması, yemeklere yağın yemek piştikten sonra eklenmesi, buğulama fırın ve haşlamanın tercih edilmesi gerekir.

Tekli (zeytinyağı, badem, ceviz, avokado, fındık) ve çoklu doymamış yağ asitleri (mısır soya, balık, ayçiçeği) ile doymuş (hayvansal yağlar, süt ve süt ürünleri, çikolata) ve trans yağlar (margarin, fast food, bisküvi, şekerleme) tüketimi, dışardan alınan kolesterol miktarını kontrol için ana kriteri teşkil eder. Tekli ve çoklu doymamış yağlar kolesterol seviyesini olumlu yönde etkiler. Trans ve doymuş yağlar ise olumsuz etkiler ve kolesterolü yükseltir.

Besinlerdeki gizli kolesterol süt ürünleri, hazır gıdalar ve bisküvi ve türevlerinde saklıdır. Sadece kırmızı eti keserek çözüme ulaşmak mümkün değildir.

KAHVALTIDA:

Peynir tercihleri her zaman az yağlı olanlardan yana yapılmalıdır. Lor peyniri ve keçi peyniri doğru tercihlerdir.
Şarküteri tutkunu iseniz, vazgeçemiyorsanız, en masumları hindi füme ve rozbif denebilir.
Sucuk, salam, sosis ve benzerlerinden ise kesinlikle uzak durmanız gerekir.

BALIKÇIDA:

Ayrıca deniz ürünleri de; karides, kalamar, böcek yoğun kolesterol kaynaklarıdır. Sağlıklı yemek için gittiğiniz balıkçıda bunlara dikkat etmek gerekir.
Balık tercihinizi de büyük balıklardan ızgara olarak yapmanız tavsiye edilir.

KEBAPÇIDA:

Kebap yerine; terbiyeli dana şiş, tavuk şiş, tavuk göğüs ızgara gibi tercihler daha doğru olur. Tavuk derisi de en az kuzu eti kadar sakıncalıdır ve yenmemelidir. Burada gözden kaçanlar genellikle tulum peynir ve süzme yoğurttur.

KAFEDE:

Karışık soslardan özellikle mayonezden sakınmak gerekir. Yağ, balzamik ve limon dışında sos kullanmamanız doğru olur.
Yemek tercihlerinde balıklı, tavuklu salatalar en iyi tercihlerdir.
Makarna için sebze veya domates sosluları tüketmeniz tavsiye edilir.

KOLESTEROL DİYETİ:

Haftada en az 2 öğün baklagil (mümkünse etsiz).
Her gün 2 porsiyon meyve ve 2 porsiyon sebze ve aralarda 5-10 adet fındık, ceviz veya badem.
Diğer çerezler, cipsler ve tatlılardan uzak durulacak.

Sonuç olarak kolesterol yüksekliği veya normalliği öncelikle beslenmeyle kontrol edilebilir ve bu kesinlikle elimizdedir.


NTV

Yemekte konuşmak gaz yapıyor !Trakya Üniversitesi'nde yapılan araştırma yemekte çok konuşmanın gaz yaptığını ortaya çıkardı..

Yemekte konuşmak gaz yapıyor !Trakya Üniversitesi'nde yapılan araştırma yemekte çok konuşmanın gaz yaptığını ortaya çıkardı..



19 Kasım 2007 11:36
--------------------------------------------------------------------------------
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, "Yemeği acele ve hızlı yemek, yemek sırasında çok konuşmak, daha fazla hava yutulmasına yol açar. Bu da kişide gaz sorununa neden olur" dedi.

Prof. Dr. Yorulmaz, mide bağırsak gazının, herkesin her zaman yaşadığı ve toplumda en sık rastlanan şikayetlerden biri olduğunu söyledi.

Aslında her sağlıklı midenin içinde üst kısmında hava olduğunu ifade eden Prof. Dr. Yorulmaz, gazın, yenen gıdaların sindirilemeyen kısımlarının kalın bağırsaktaki mikroplar tarafından parçalanması sırasında ortaya çıktığını söyledi.

Özellikle fazla yenen ağır bir yemekten sonra görülen ve çok önemsenmeyen gaz sorununun kullanılan bir ilacın yan etkisi ya da şeker hastalığı da içinde olmak üzere pek çok nedeni olabildiğini ifade eden Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, şunları kaydetti:

"En sık neden, beslenme sorunlarıdır. Yemeği acele ve hızlı yemek, yemek sırasında çok konuşmak, daha fazla hava yutulmasına yol açar. Bu da kişide gaz sorununa neden olur. Ayrıca öğün atlama ve diğer öğünde fazla yemek yeme, liften fakir beslenme, gıda alerjisi, sigara ve alkol kullanımı, hareketsiz hayat da gazın oluşmasında rol oynamakta. Kadınların adet dönemleri ve gebelik, mide çıkışını daraltan sorunlar, midenin sarkması, mide fıtığı, midenin fazla genişlemiş olması, sindirim salgılarının yetersizliği, mide barsak enfeksiyonları, bağırsakların gıdalara hassas olması, ülser, reflü gibi hastalıklara bağlı olarak da bu sorun ortaya çıkabilir.

Şeker hastalığı da midenin boşalmasında gecikme gibi sorunlara neden olarak şişkinliğe neden olur. Bazı ishal ilaçları gibi mide ve barsak hareketlerini etkileyen ilaçlar da bu soruna yol açabilir. Stres, üzüntü gibi psikolojik faktörler de gaz sorununa neden olabilmektedir. Bunların yanında üşüme tüm vücudu etkilediği gibi bağırsakları da etkiler ve gaza neden olabilir. Sıkı giysiler de karın içindeki basıncı artırarak karında gaz ve gerginliğe neden olmaktadır. "

Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, kola, kebap, hamburger gibi yağlı gıdalar ve soğan, lahana, baklagiller, bezelye, mercimek, lahana, turp, soğan, brokoli, lahana, karnabahar, lahana turşusu, kayısı, muz, erik ve erik suyu, üzüm, tam tahıllı buğday ekmeği ve kepekli tahıllar, süt gibi sindirimi güç gıdaların daha fazla gaza neden olduğunu bildirdi.

Şişkinlik şikayetiyle başvuran hastaların çoğunun fazla kilolu olduğunu ve zayıfladıklarında çoğunlukla bu şikayetlerinin kaybolduğunu belirten Prof. Dr. Yorulmaz, gaz şikayeti olanların sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanması gerektiğini kaydetti.

Sinsi hastalık böbrek yetmezliği



Sinsi hastalık böbrek yetmezliği
Böbreklerdeki hastalıkların genellikle sinsi geliştiğini söyleyen uzmanlar uyarıyor.19 Kasım 2007 16:46
Aynı zamanda Türk Nefroloji Derneği ve Avrupa Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olan Prof. Dr. Cengiz Utaş, “Türkiye’de, eğer tedavi edilmezse yaşaması mümkün olmayan böbrek hastası sayısı 38 bin” dedi. Türk Nefroloji Derneği tarafından düzenlenen birlikte düzenlenen, 24. Ulusal Nefroloji, Hipertansiyon, Diyaliz ve Transplantasyon Kongresi ile 17. Ulusal Böbrek Hastalıkları, Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireliği Kongresi ve 9. Uluslararası Geriatrik Nefroloji ve Üroloji Konferansı, Antalya’nın Kemer ilçesinde devam ediyor. Organizasyona, aralarında dahiliye uzmanları, hemşireler, nefrologlar, yabancı katılımcılar ve pratisyen hekimlerin bulunduğu yaklaşık 2 bin 400 sağlık çalışanı katıldı. Türk Nefroloji Derneği ve Avrupa Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cengiz Utaş, böbrek hastalıklarındaki gelişmeler, diyaliz tedavileri, hipertansiyon ve böbrek nakli konularının ele alındığı organizasyonun başarılı geçtiğini ifade etti. Türkiye’deki hastaların giderek bilinçlendiğini belirten Prof. Dr. Utaş, hastaların önceden, hastalık aşaması böbrek yetmezliğine geldiğinde öldüklerini, çünkü önceleri böbreğin yerine geçecek tedavileri uygulamanın çok zor olduğunu ifade etti. “HASTA SAYISI 2010’DA İKİ KATINA ÇIKACAK” Böbrek tedavisinin eskiden çok masraflı olduğunu, hastaların diyaliz ünitelerinde yer bulamadıklarını anlatan Utaş, şu anda Türkiye’de 700 civarında diyaliz merkezi bulunduğunu, bazı hastaların evlerinde kendi kendilerine tedavi uygulayabildiklerini, hastaların bilinç düzeyinin de giderek arttığını söyledi. Buna rağmen, böbrek hastası sayısının giderek arttığına değinen Prof. Dr. Utaş, şu bilgileri verdi: “Milyon kişi başına düşen hasta sayısı Türkiye’de 2006 yılının sonunda 525’lere ulaştı. 2010 yılında bugünkü hasta sayısının iki misline ulaşılacağı tahmin ediliyor. Dolayısıyla, koruyucu sağlık daha da ön plana çıkıyor. Çünkü bu hastaların hepsi, hem sosyal hem klinik hem de ekonomik yönden sorunlar yaşıyorlar. Devlet bu tedavilerin önemli bir kısmını üstlendiği için bu paraların çoğu toplumun cebinden çıkıyor. Bu nedenle öncelikle koruyucu tedaviye yönelmemiz gerek. Uzun yıllar şeker hastalığı ve tansiyon kontrol altında tutulursa, böbrek hastalığı geçirme riski en aza iner.” “SİNSİ BİR HASTALIK” Ülkeler geliştikçe insan ömrünün uzadığını, bu nedenle de yaşlılıkta böbrek hastalığı gelişme riskinin arttığını kaydeden Prof. Dr. Utaş, en önemli risk faktörleri ise özellikle 40 yaşın üstündeki insanlarda hipertansiyon ve şeker hastalığı olduğunun altını çizdi. Prof. Dr. Utaş, şöyle devam etti: “Türkiye’de eğer tedavi edilmezse yaşaması mümkün olmayan böbrek hastası sayısı 38 bin. 4 bin civarında da böbrek nakli yapılmış ve yaşayan hastamız var. Böbrek yetmezliği aşamasına gelmiş yaklaşık 40 bin hasta var. Ama daha önemlisi, bu aşamaya gelmesi muhtemel olan çok sayıda hasta var. Bunun en büyük nedeni ise böbrek hastalığının özelliği. Kalbimizi hissedebiliyoruz, atışını duyuyoruz, teklediğini, ağrıdığını anlayabiliyoruz. Birçok organımızın farkındayız, ama böbreklerimizin farkında değiliz. Çünkü böbreklerdeki hastalıklar genellikle sinsi gelişir, çok önemli belirti vermezler. O nedenle yıllarca böbrek hastası olduğunu bilmeden yaşayan hastalarımız olur. Ve yaşayamayacak duruma gelince doktora giderler. Tansiyon için de aynı durum geçerli. Tansiyon hiç ölçtürülmezse, insanlar tansiyonlarının farkında olmazlar. Burada, insanların kontrole gitmesi çok önemlidir. Her insan, özellikle de 40 yaşından sonra senede bir kez idrar tahlili yaptırmalıdır. Basit bir idrar tahlili ile birçok gizlenmiş hastalık ortaya çıkabilir.” YILDA BİR KEZ İDRAR TAHLİLİ Çoğu böbrek hastasında hastalık ilerleyinceye kadar hiç bir belirti görülmediğine de işaret eden Prof. Dr. Cengiz Utaş, ancak idrarın renginde bir değişiklik varsa, idrar bulanıksa, hasta normalden çok veya az idrara çıkıyorsa, gece uykudan uyanıp idrara çıkıyorsa mutlaka hekime başvurması gerektiğini belirtti. Halsizlik, yorgunluk, bacaklarda başlayan şişlik, göz kapaklarının altında şişlik, iştahsızlığın da böbrek hastalığının belirtileri arasında olduğunu anlatan Prof. Dr. Utaş, “Günlük en az 1,5 litre su tüketilmelidir. Mümkün olduğu kadar tuzlu yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Bir insan, sıfır tuzla bile yaşayabilir. Fast-food tarzı beslenme, çok ciddi anlamda tuz içeriyor. Obeziteye yol açıyor. Bu da böbreği etkileyebiliyor ve birçok hastalığa yol açabiliyor” dedi. NTV

13 Kasım 2007 Salı

Kadınlar neden seks yapar



Kadınlar neden seks yapar ?Kadınların kimi erotik bir atmosferden kimi de kendisini yalnız hissetmemek için baştan çıkıyor.



09 Kasım 2007 15:11
--------------------------------------------------------------------------------
İşte araştırmalara göre kadınların ‘evet’ deme nedenleri. Kadınlar erkeklerin isteklerine ne zaman ve neden boyun eğer? Bir kadının neye göre baştan çıktığını erkekler tam anlayabilmiş değil. Baştan çıkmada öylesine karmaşık işlemler gerçekleşiyor ki, bunu psikologlar da izah edemiyor...

Seksologlar, kafa kafaya verip araştırmışlar. İşte kadınların “Neden baştan çıkıyorsunuz?" sorusuna verdikleri ilginç yanıtlar... Zeki olduğu için Kadınların neye göre baştan çıktıklarını anlamak, verdikleri cevaplara bakınca daha da karmaşık bir hal alıyor.

Mesela kimi, erkeğin zekasını beğendiği için baştan çıkıyor, kimi esprili olduğundan. Kimi için de bir film seyretmek bile yeterli olabiliyor...

Şu cevaplara bakınca durumun ne kadar karışık olduğu da ortaya çıkıyor:

1) Aşk ve ilgiden. "Bana gülümsediğinde içim ısınıyor."
2) Atmosferin erotik oluşundan.
3) Sırf meraktan.
4) Canım seks istiyordu.
5) Bir filmdeki erotizminden etkilendim.
6) Esprisi olduğu için.
7) Onu arzuladığım için.
8) Sesi çok seksi olduğu için.
9) Yakınlık ve şefkat özlemi çektiğim için.
10) Sevdiğimi göstermek için.
11) Çok zeki olduğu için.
12) Görevim olduğu için...

Karşısındaki erkeğe acıdığı için birlikte olanlar mı istersiniz, kocasının çapkınlığını cezasız bırakmamak için başka erkekle beraber olanlar mı istersiniz. Hepsi mevcut cevaplar arasında:

1) Onu kendime daha fazla bağlayabilmek için.
2) Çok güzel olduğumu söylediği için.
3) Kendimi yalnız ve terkedilmiş hissettiğim için.
4) Kendime olan güvenimi artırmak için.
5) Ona acıdığım için.
6) Kocam beni aldattığı için intikam almak istedim.
7) Onun üzerinde güç ve söz sahibi olabilmek için.
8) Sarhoş olduğum için.
9) Kariyer yapmamda bana yardımcı olsun diye.
10) Aylardır seks yapmadığım için.
11) Sonsuz parası olduğu için.
12) Olaylar öyle geliştiği için.
13) Ortam öyle gerektirdi
14) O anın romantizminden.
15) Seks sağlık verir.

Bu modeller saçınıza zarar veriyor


Bu modeller saçınıza zarar veriyor
Kimyasal saç düzleştirici, sıkı at kuyruğu veya örgü modellerini tercih edenler dikkat !
İngiliz Dermatoloji dergisinin haberine göre; örgülü modeller, kimyasal düzleştiriciler kullanılarak yapılan saç dalgaları veya postişler saçlara ciddi zararlar veriyor.

Kafa derisi, cilt ve saçla ilgili hastalıkların, genelde Afrika kökenli insanları etkilediği düşünülse de uzmanlar, her türlü saç tipinin bu riskleri taşıdığını ifade etti. Afrika'da yapılan ve 2000 yetişkinle çocuğu kapsayan araştırma sonucunda, kadınların üçte birinin, kız çocuklarınınsa yedide birinin saç dökülmesi yaşadığı ortaya koyuldu.

Dökülmeye neden olan saç derisi hastalıklarına, İngiliz futbolcu David Beckham gibi saçlarını düzleştirerek örgüler ekleyen ya da balerinlerin tercih ettiği sıkı topuzlar yapan kişilerde daha fazla rastlanıyor. Saçlarını çok sıkı bağlayan ve at kuyruğu yapan kız çocukların saçlarının da sürekli olarak dökülme ihtimali var.

Araştırmacılara göre erkeklerin karşılaştığı cilt hastalıkları daha çok yanlış ve çok kısa saç kesim yöntemlerinden dolayı yaşanıyor. Çünkü bu modeller enfeksiyon ve cilt problemlerine davetiye çıkaran, kesik ve kanamalara neden olabiliyor.

Sık ve kısa kesilen saçlar, aynı zamanda kan yoluyla bulaşan hastalıklara yakalanma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Bu nedenle saç tıraşı esnasında, mekanik cihazların kullanılmaması öneriliyor.

Anne olmak için geç kalmayın !


Anne olmak için geç kalmayın !Uzmanlar kısırlık tedavisinde yaşsınırına karşı uyarıyor..



12 Kasım 2007 11:39
--------------------------------------------------------------------------------
Kadıköy Şifa Sağlık Grubu Yardımcı Üreme Teknikleri Yöneticisi Dr. Engin Enginsu, bebek sahibi olamayan değişik yaş grubundaki çiftlerin başvurdukları son yöntemin tüp bebek tedavisi olduğunu belirtti.

Stresin önemli bir etken olduğunun altını çizen Dr. Engin Enginsu, “günümüzde, özellikle kadınların iş hayatında aktif rol almasının artışıyla birlikte, doğurganlıklarını ertelemeleri söz konusu. Ancak, hekim olarak şu gerçeği hatırlatmak gerekiyor; tüp bebek tedavisinde erkekler için yaş sınırı yok, ancak kadınlarda ise doğurganlık 37 yaşından sonra azalmaya başlıyor. Hatta 45 yaş üzerindeki kadınların tedaviye cevap vermeleri çok zor olduğundan, tüp bebek uygulamasını önermiyoruz” dedi.

Başarılı sonuç elde etmek için tüp bebek tedavisinde Akapunktur yöntemini destekleyici bir yöntem olarak tercih ettiğini açıklayan Dr. Engin Enginsu, “Akapunktur ile hastanın kan akışı düzenleniyor ve ayrıca hasta psikolojik açıdan rahatlıyor; bu da kişinin gebelik şansını arttırıyor” dedi.

Son yıllarda yapılan çalışmalarda tıbbi literatüre de girmeye başlayan üç önemli yöntem; psikolojik destek tedavisi, akapunktur ve yoganın gebelik şansını arttırdığını ifade eden Dr. Engin Enginsu, “Tıbbi olarak alternatif tedavi yöntemlerinin en azından zararı gösterilmemiştir. Özellikle tüp bebek uygulaması sonrasında tekrarlayan gebelik başarısızlıklarında, bu üç yöntemin önemi ile ilgili yayınlar bulunmaktadır” dedi.

Tüp Bebek ile gebe kalma şansının hasta profiline göre değişiklik gösterdiğini ifade eden Dr. Engin Enginsu, “37 yaş altında, erkekle ilgili ciddi problemlerin görülmediği vakalarda gebelik oranları yaklaşık yüzde 60 olup, bu oran 40 yaş üzeri kadınlarda yüzde beş oranlarına kadar düşüyor. Bu yüzden, gebeliğin başarı ya da başarısızlığını etkileyen faktörler, hasta bazında değerlendirilip çiftleri doğru yönlendirmek gerekir” dedi.

İlk üç denemede gebe kalma şansı daha fazla
Tüp bebek tedavisinin çifte göre değiştiğini ve ilk üç denemede hastaların gebe kalma şansının daha fazla olduğunu açıklayan Dr. Engin Enginsu, “Üç deneme sonrasında gebe kalan çift sayısı yüzde 85 olarak bildirilmektedir. Beş kez tüp bebek denemiş ve tedavide gebe kalmaya engel bir durumun gözlenmediği vakalarda gebe kalma şansı giderek azalır” dedi.

Kilo sorunu yaşayan kadınlarda doğurganlık oranının daha düşük olduğunu belirten Dr. Engin Enginsu, “Kişiye özel bir kilo sınırı veremiyoruz fakat gebelik takibinde ve doğumlardaki gözlemlerimize dayanarak kilolu olmak daha fazla problem yaratacaktır diyebiliriz. Gebelikte problem yaşayacağımızı düşündüğümüz hastaları uzman diyetisyenlere yönlendiriyoruz” dedi.

Çifte en doğru tedavinin belirlenmesi için ilk tetkiklerin eksiksiz yapılmış olmasının ve uygulanacak yöntemlerin planlanmasının önemine dikkat çeken Dr. Engin Enginsu, “İlk etapta tedavi 15 günlük bir süreçten oluşur. Bunlar sırasıyla; erkeğe spermiogram (meni testi, semen analizi) yapılması, kadının adetinin ikinci veya üçüncü gününde kanda bakılacak hormon profilinin kontrol edilmesi, ultrasonografi ve jinekolojik muayenedir. Adetin yedinci ve onuncu günlerinde rahim filminin çekilmesiyle bu süreç tamamlanabilir. Tüm bu veriler değerlendirildikten sonra çifte uygulanacak tedavinin süresi ise 15 ile 45 gün arasında değişmektedir” dedi.

Uygulamanın en önemli aşamasının; en az 12 en fazla 30 gün sürecek olan ilaç tedavisi ile hastanın tüp bebek işlemine hazırlanması olduğunu belirten Dr. Engin Enginsu’ya göre seçilecek tedavi protokolu kişi bazında değerlendirilmeli ve hasta için en etkili sonucun alınabileceği yöntem seçilmeli.

Yumurtalar toplanırken ağrı duyulmadığını, işlemlerin ortalama yedi dakika sürdüğünü, bu nedenle tüp bebek tedavisinde hastanede yatılması gerekmediğini belirten Dr. Engin Enginsu, uygulanan hafif anestezi nedeniyle hastaların, iki saat kadar yatak istirahatinden sonra evlerine gönderildiğini ifade etti.

Günümüzde tüp bebek tedavilerinin en önemli kısmını laboratuvar çalışmaları oluşturuyor.
Sperm ve aosit hücresinden embriyo veya blastosist geliştirilmesi için kullanılan özel kültür sıvıları günümüzde kaliteli ve sağlıklı embriyoların geliştirilmesini sağlıyor. Artık rutin hale gelen embriyo dondurma, lazer ile embriyo zarının inceltilmesi, blastosist gelişimi ve transferi, in vitro matürasyon gibi teknikler gebelik oranlarının yükselmesindeki en önemli faktörler.

Tedavi süresinin, kadınlarda uygulanan hormon tedavisine bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini söyleyen Dr. Engin Enginsu’ya göre, 37 yaşın altındaki kadınlarda başarısızlıkla sonuçlanan gebeliklerde en az iki ay tedaviye ara verilmesi öneriliyor, 37 yaşın üzerindeki kadınlarda ise bu süre bir ay olarak açıklanıyor.

Organ nakline duyarlılık artıyor


Organ nakline duyarlılık artıyor !Organlarını bağışlayanların sayısı her yıl artıyor.. Tabi organ nakline ihciyaç duyanların da..



12 Kasım 2007 18:03
--------------------------------------------------------------------------------
Diyaliz hastalarının yanı sıra karaciğer, kalp ve akciğer gibi hayati öneme sahip organlar için nakil bekleyen binlerce hasta var. Böbrek nakli bekleyenlerin diyaliz gibi geçici bir tedavi alternatifi olmasına rağmen, karaciğer, kalp ve akciğer hastalarının böyle bir şansı bulunmuyor. “Ölümle burun buruna yaşayan bu hastalar, aranılan organ bulunamazsa yoğun bakım ünitelerinde ancak birkaç gün daha yaşatılabilecek” diyen Şişli Etfal Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz, hemşire, ebe, sağlık memuru ve hekimlerin yürüttüğü gönüllü çalışmaların organ nakline önemli katkı sağladığını söylüyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de organ bağışı ve organ nakli gerektiren hastalıklar önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Öyle ki yılda ortalama 7 bin kişi aranılan organlar bulunamadığı için yaşamını yitiriyor. Sağlık bakanlığına bağlı büyük hastanelerde oluşturulan Organ Nakli Koordinatörlükleri, bu alanda yaşanan sorunlara çözüm için çalışıyor.

Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz, organ nakli bekleyen hastalar için umudun tükenmemesini, bu konudaki duyarlılığın artarak devam etmesine bağlıyor. Yavuz, gönüllü olarak yürütülen organ nakli çalışmalarında, bilgi ve biliniç düzeyini artırmayı hedeflediklerini söylüyor:

“Hastanemizde gönüllü hemşire, ebe, sağlık memuru ve hekimler arasından organ nakli koordinatörleri görevlendirildi ve bunlara sorumluluklar verildi. Koordinatörlerin teorik ve pratik eğitimleri tamamlandıktan sonra işe sağlık çalışanlarından başladık. Organ ve doku nakli konusunda önce sağlık çalışanlarına ardından da toplumun değişik kesimlerine bilgilendirme toplantıları düzenledik, daha sonra da organ bağışı kampanyaları yaptık.”

Organ ve doku bekleyen hastalar için özellikle son 2 yıl içinde yoğun çaba harcandığını belirten Yavuz, çalışmaların sonuç verdiğini ve organ bağışında İstanbul’un birinci sıraya yerleştiğini belirtiyor:

“2007 yılının 10 aylık döneminde Türkiye genelinde organ bağışında bulunanların sayısı 30 bini aşmış durumda. 27.500 ile İstanbul birinci sıraya yerleşti. Donör yani beyin ölümü gerçekleşmiş organ vericisi sayısı ülke genelinde 2 katına, İstanbul’da ise 3 katına çıktı.”

Yavuz, bu artışta gönüllü organ nakli koordinatörlerinin önemli etkisi olduğunu söylüyor:

“Artık organ nakli gönüllüleri sürekli görev başında, organ nakli koordinatörleri beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin aileleri ile görüşerek onları organ nakli konusunda bilgilendiriyor, hasta yakınının organlarını bağışlamak isteyip istemeyeceğini soruyor. Sağlık çalışanları bunu, zaman zaman kendilerini yakınını kaybeden ailelerin yerine, zaman zaman da organ nakli bekleyen hastaların yerine koyarak yapıyor. Aydınlatıcı bilgiler verilip organlarını bağışlayıp bağışlamayacakları uygun bir üslupla sorulduğunda insanların ortalama yüzde 40’ının cevabı; ‘evet bağışlamak istiyoruz” şeklinde oluyor.”

NTV-MSNBC

Kilo almadan kas yapan besinler


Kilo almadan kas yapan besinlerKilo almadan sadece kas yapan 8 besini biliyor musunuz ?



13 Kasım 2007 09:07
--------------------------------------------------------------------------------

Doğru beslenerek kilo almadan kas yapın... Newsmax haber sitesinin sağlık editörü Sylvia Hubbard kilo almadan kas yapmanızı sağlayan 8 "süper besini" sıraladı.

* Yumurta: Kırmızı etten bile daha fazla protein bulunduruyor.

* Badem: Kasların güçlenmesi için gerekli alfa-tokoferol bakımından zengin.

* Somon balığı: Yeni kaslar oluşturulmasını sağlayan proteinlerden normalden 2 kat daha fazla bulunuyor.

* Yoğurt: Kasların gelişmesi için gerekli olan karbonhidrat ve protein yoğurdun içinde fazlasıyla mevcut.

* Kırmızı et: Kas oluşumu için vazgeçilmez olan çinko ve demir içeriyor.

* Zeytinyağı: Kasların zayıflamasını, içerdiği E vitaminiyle engelliyor.

* Su: Kasların yüzde 80'inin sudan oluştuğunu söylemek bile yeterli.

* Kahve: Uzmanlar kafeinin kasların harekete geçmesi için ne derece önemli olduğunu belirtiyor.

Kurbanlıklarda hormon tehlikesi

Kurbanlıklarda hormon tehlikesiKurbanlık hayvanları hormon ilacıyla besliyorlar...



13 Kasım 2007 10:01
--------------------------------------------------------------------------------
İnsan sağlığını tehdit etmesine rağmen sebze ve meyvelerde sıkça kullanılan hormon, bu kez kurbanlıklarla gündemde. Hayvanların aşırı kilo almasını isteyen bazı besiciler, Ralgro ve Synovex isimli yasadışı ilaçlara yöneldi. Bunlar kansere davetiye çıkarıyor.

Kurban Bayramı'nın yaklaşmasını fırsat bilen bazı besiciler, hayvanların kısa zamanda aşırı kilo almasını sağlayan yasadışı ilaçlara yöneldi. Hormon vazifesi gören Ralgro ve Synovex isimli ilaçlar, kiloyu yüzde 15 artırıyor. Bunun son örneği Ankara'da yaşanmıştı. İhbar üzerine bir çiftliğe baskın yapan emniyet güçleri, ilaçları hayvanlara enjekte eden bir şebekeyi suçüstü yakaladı. Çiftlik sahibi, veteriner ve teknisyenden oluşan ekip, çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Söz konusu şahısların ev ve işyerlerinde yapılan aramada, 750 adet yasadışı ilaç ele geçirildi. Kansere zemin hazırladıkları için Avrupa'da 15 yıl önce yasaklanan bu ilaçlar, eti tüketen kişilerin hormonal yapısını bozuyor, kısırlık, cinsel güç kaybı ve kalp hastalıklarına sebebiyet veriyor. Prostat ve meme kanserine davetiye çıkardığı gibi, erkeklerde kadınsı davranışların artmasına yol açıyor.

Dişilik hormonu östrojen içeren Ralgro ve Synovex, ithalatı, imalatı ve kullanılması 1992 yılında yasaklanmasına rağmen çok kolay bulunabiliyor. İlaç depolarından bile alınabiliyor. Tabanca benzeri bir cihazla hayvanın kulak arkasına enjekte edilmesi sebebiyle besiciler arasında 'kulak arkası' olarak isimlendiriliyor. Doğrudan beyni etkilediği için hayvan adeta bilinç kaybına uğruyor ve doyma hissini kaybediyor. Veteriner Atakan Şener, hormon içerikli ilaçların alenen kullanıldığını belirtiyor. Zira herhangi bir yaptırımı yok. Uzmanlar kurbanlık alırken şu hususlara dikkat edilmesini öneriyor: "Hayvanların veteriner kontrolünden geçip geçmediğine bakın. Küpe numaraları ile sağlık raporlarını karşılaştırın."

Kullanımı yasak olan hormon ilaçları bazı veterinerlerce üretiliyor. Veteriner Atakan Şener, bu tür ilaçların kullanımının bir iki yıl öncesine göre azaldığını belirtiyor. Şener, isteyen herkesin ilacı temin edebildiğini kaydediyor. İzmir Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Genel Sekreteri Hidayet Petin ise Avrupa Birliği ülkelerinde kullanımı yasak olan bu ilaçların, İç Anadolu Bölgesi'nde yoğun olarak kullanıldığını duyduklarını ifade ediyor. Ralgro isimli ilacın Bulgaristan'dan kaçak getirildiğini belirten Petin, bunun kullanımının 1992 yılında yasaklandığını dile getiriyor. Ralgro'yu 1987 ile 1992 arasında kendisinin de kullandığını belirten Petin, "İlaç hayvana, ağırlığının yüzde 15-20'si kadar kilo aldırıyor. İlacı yaptığım dönemde hayvandaki farklılığı görüyorduk; kof bir şişmeyle deve gibi oluyordu." diyor. Petin, Ralgro, verildiği hayvanın etini yiyen insanlarda da aynı etkiyi yaptığını savunuyor. Petin, "Bu ilacı yaptığınız zaman hayvanı dişileştiriyorsunuz. Hayvan bir süre sonra eski haline dönmüyor ki ilacın etkisi geçmiş olsun." ifadesini kullanıyor. Konya Veteriner Hekimler Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Gürbüz de, "Kullanıldığına dair duyumlar alıyoruz. Ancak ben kendim görmedim." şeklinde konuşuyor. Gürbüz, bu ilaçların yapıldığı hayvanların 60 günden önce kesilmemesi gerektiğine vurgu yapıyor. İzmir Tarım İl Müdürlüğü Hayvan Sağlığı Şube Müdürlüğü'nde veteriner hekim olan Bayram Sertkaya ise bu ilaçların kullanımıyla ilgili kendilerine bir duyumun gelmediğini söylüyor.

Besi hayvancılığı yapan çiftlik sahipleri ise kesinlikle ilaç kullanmadıklarını savunuyor. Afyon'da faaliyet gösteren Avşar Tarım Hayvancılık AŞ yöneticisi Kamil Tabak, Afyon'un etiyle meşhur olduğunu, ama şimdiye kadar hiçbir üreticinin bu yöne başvurmadığının altını çiziyor.

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Gıda Hijyeni ve Teknolojileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İrfan Erol, hayvanların büyümesini artırmak için sentetik hormonlar kullanılmasının AB ülkelerinde yasak olduğunu vurguluyor. Erol, ilaçların usulüne uygun kullanılmaması durumunda hayvanın etinde bırakacağı kalıntı ile insanlara geçebileceğine dikkat çekiyor. Erol'a göre, hormon çocukların erken buluğ çağına ulaşması, dişilik hormonu alan erkek çocuklarda göğüslerin büyümesi gibi etkiler gösteriyor. Erkek ve kadınlarda karşı cinse benzer fizyolojik değişiklikler görülebiliyor.

Bu besinler beyninizi koruyor !


Bu besinler beyninizi koruyor !Betakaroten içeren besinlerin uzun süre tüketilmesi zihin sağlığınızı koruyor..



13 Kasım 2007 10:59
--------------------------------------------------------------------------------
Ispanak, lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler, kavun, şeftali, kayısı gibi meyveler, havuç ve kabakta bol miktarda bulunan betakarotenin en az 15 yıl boyunca alınmasının zihin sağlığını koruyabileceği ortaya çıktı.

Harvard Tıp Fakültesi ve eğitim hastanesi doktorları tarafından yapılan klinik deneyde, A vitamininin yapı taşı olan ve vücutta A vitamini haline dönüştürülen antioksidan betakarotenin uzun süreli alınmasının zihin sağlığı için faydalı olduğu sonucuna ulaşıldı.

İki grubu inceleyen araştırmacılar, ilk grupta bulunan 4 bin 52 kişinin rastgele seçilen bir kısmına ortalama 18 yıl boyunca, iki günde bir 50 miligram betakaroten, diğer kısmına palacebo, ikinci gruptaki 1904 kişinin yarısına ortalama bir yıl boyunca düzenli olarak 50 miligram betakaroten, diğer yarısına ise placebo verildi.

2003'e kadar her yıl sağlık durumları ve betakaroteni ya da placeboyu düzenli alıp almadıkları araştırılan her iki gruptaki katılımcılar, 1998-2002'de en az bir kez de telefonla arandı.

Uzun vadede betakaroten alanların zihinsel testlerdeki başarılarının, placebo alanlara oranla çok yüksek olduğu ortaya çıkarken, kısa vadeli araştırmaya katılanların bilişsel yeteneklerindeyse hiçbir farklılık görülmedi.

Araştırma, "Archives of Internal Medicine" dergisinde yayımlandı.

Kanserinizi beslemeyin

Kanserinizi beslemeyin !Kanserin vücudunuzda yer edinmesini engellemek beslenmeden geçiyor.



13 Kasım 2007 11:02
--------------------------------------------------------------------------------
Birincisi, kanser, normal hucrelerden cok farkli bir bicimde metabolize olmaktadir. Normal hucreler oksijene ihtiyac duyar; kanser hucreleri oksijenden kacinir. Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanilan bir yontemdir.

Bu bulusun bize anlattigi baska bir sey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon) sureciyle metabolize oldugudur. Kanserin metabolizmasi normal hucre metabolizmasi ndan 8 kat daha buyuktur.

Yukarida soyledigimiz her seyi birlestirirsek ortaya su tablo cikiyor: Vucut, kanseri beslemeye calisirken mutemadiyen kapasitesinin ustunde calisir. Kanser devamli acliktan olmenin esigindedir ve vucuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alimi kesilirse kanser acliktan olmeye baslar. Tabii kendisini beslemek icin vucudun seker uretmesini saglayamazsa.

PROTEİNLERDEN SEKER

Bu ziyan sendromuna kaseksia (cachexia) denir. Kaseksia vucudun proteinlerden (evet, dogru duydunuz, karbonhidratlardan veya yaglardan degil de, proteinlerden) "glukoneogenez" (yeniden glukoz yapimi) islemiyle, seker elde etmesidir. Bu seker kanseri besler.

Vucut sonunda, kanser hucresini beslemeye calisirken kendisi aclik ceker.

Simdi, kanserin sekerle beslendigini ogrenmisken, onu sekerle beslemek mantikli geliyor mu size? Yani karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak?

Bugun, kansere karsi uygulanan bircok besin terapisi mevcuttur (ise de yaramaktadirlar) cunku gunun birinde birisi seker ve kanser arasindaki baglantiyi gormustur. Bu terapilerde, karbonhidratlar bakimindan zengin gidalara izin verilmez.

Terapilerin hicbirinde sekere de izin verilmez cunku seker kanseri beslemektedir. Peki doktorunuz bu gercekleri size neden soylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kisinin siz degil, kendisi oldugunu dusunmektedir.

Belki Otto Warburg'un bulusunu duymustur ama geri kalan parcalari tamamlayamamis tir. Belki de beslenmeyle ilgili hicbir sey ogrenmemistir. Aslinda 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluslarindan biri, beslenmenin kanserle bir ilgisi olmadigini iddia etmekteydi!! !!

Kanser ve seker baglantisindan haberdar olanlar ise, dikkate deger terapilerle ortaya ciktilar. Bunlardan biri 'Laetrile'dir. Kaseksiali hastalarin yuzde 50'den fazlasinda glukoneogenez surecini durduran hidrazin sulfat bunlardan bir digeridir.

Bugun, Minnesota Universitesi kemoterapi alaninda bir "akilli bomba" uzerinde calismaktadir. Akilli bomba diyebilecegimiz ilacin uzerinde bir kaplama vardir. Ilac, vucutta oksijensiz bir bolge ile karsi karsiya geldiginde bu kaplamayi uzerinden atar. Kanseri yok etmek icin kemoterapiyi serbest birakir.

Cunku, vucutta oksijensiz tek alan, kanserli bolgedir. Kanser hucresini ac birakmaya calisan besin terapileri de vardir. Kanserin ne sevdigini bilen hasta, bunlari yemekten kacinir. Kanser, cig yiyeceklerdense, pismis yiyecekleri sever. Pisirme islemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin seker sevdigini aklinizdan cikarmayin. Kanserinizi sevmiyorsaniz, onu beslemeyin!

Seker yerine tatlandirici kullanmak cozum degil. Seker yerine tatlandirici kullanmayi dusunuyorsaniz, baska bir tuzaga dusmus olursunuz. Tatlandiricilarin da vucuda ciddi zararlari oldugu, yapilan arastirmalarla kanitlandi.

Ornegin, Amerikan Gida ve Ilac Dairesi (FDA), sakarin iceren her turlu gida maddesinin uzerine "Sagliga zararlidir. Hayvanlar uzerinde yapilan testlerde kansere yol acmistir." ibaresinin konmasini sart kostu. Aspartam ve sukraloz gibi diger tatlandiricilar da yan etkileri nedeniyle uzak durulmasi gereken gidalardir . Ama maalesef hic birinin uzerinde "zararlidir" uyarisi yoktur.


MyNet

Şeker hastaları artıyor

Şeker hastaları artıyor !Şeker hastası sayısı her gelen yıl artıyor.. Türkiye’de 6 milyon civarında şeker hastası var !



13 Kasım 2007 11:10
--------------------------------------------------------------------------------
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Göksun Ayvaz, son yıllarda obezite oranlarındaki artışın şeker hastası sayısındaki artışı da beraberinde getirdiğini belirterek, ülkede 6 milyon civarında şeker hastası bulunduğunun tahmin edildiğini bildirdi.

Ayvaz, yarınki Dünya Diyabet Günü nedeniyle AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2000'li yılların başında açıklanan bir çalışmanın, ülkedeki 20 yaş ve üstündekilerin yüzde 7.2'sinde bilinen, aşikar şeker hastalığı bulunduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

Aynı çalışmanın bu yaş grubundakilerin yüzde 6.3'ünde ise gizli şeker olduğunu, bu kişilerin hastalığının 3-5 yıl içinde Tip-2 diyabete dönüşme riski bulunduğunu da gözler önüne serdiğini anlatan Ayvaz, buna göre o yıllarda bilinen ve gizli şekeri olanların sayısının toplam 5 milyon civarında olduğunu belirtti. Son yıllarda yapılan araştırmaların ise kadın ve erkeklerdeki obezite oranlarında ortalama yüzde 2-3'lük bir artış olduğunu gösterdiğini kaydeden Ayvaz, ''Geçen 6-7 yıl içinde obezite oranlarında bu kadarlık bir artış olması, şeker hastalığı görülme sıklığındaki artışı da beraberinde getirdi. Çünkü obezite artıkça Tip-2 diyabet de artar. Bu durumda ülkemizde 6 milyon civarında diyabet hastası bulunduğu tahmin ediliyor'' diye konuştu.

TİP-1 VE TİP-2 DİYABET NEDİR?

Bütün diyabetlilerin yüzde 5'inde Tip-1, geri kalanında ise Tip-2 diyabet görüldüğünü anlatan Ayvaz, Tip-1 diyabetin altında genetik geçişin yattığını bildirdi. Vücudun bağışıklık sisteminin normalde yabancı dokulara karşı savaş vermek üzere çalıştığını, ancak Tip-1 diyabette ''yapım hatası'' diye adlandırılabilecek bir durum nedeniyle vücudun kendi organı olan pankreası yabancı bir cisim gibi görerek bununla uğraşmaya başladığını anlatan Ayvaz, ''Tip-1 diyabet, insülin hormonunun mutlak eksikliğine bağlı olarak meydana gelen şeker hastalığıdır'' şeklinde konuştu.

Bu tip diyabet daha çok küçük yaşlarda çıktığı için ''çocukluk tipi diyabet'' de denildiğini kaydeden Ayvaz, ''Ailesinde Tip-1 diyabet olanlar risk grubunda oldukları için gerekli kontrolleri belirli aralıklarla yaptırmalıdırlar'' dedi. Doku özelliği olmamakla birlikte genetik geçişin söz konusu olduğu Tip-2 diyabetin nedenlerinden birinin pankreasın işlevini tam olarak yerine getirememesi nedeniyle kalitesiz insülin salgılanması, diğer nedenin ise salgılanan insüline dokuların direnç göstermesi olduğunu belirten Ayvaz, şunları kaydetti: ''Tip-2 diyabet de genetik nedenlerle ortaya çıkar. Anne veya babada bu tür bir hastalık varsa çocukta ortaya çıkma ihtimali de vardır. Anne-babası veya ailesindeki diğer bireylerde bu tip bir şeker hastalığı olanlar, hastalığa zemin oluşturacak şartlardan kaçınmalıdırlar. Bunlardan biri kilo kontrolüdür.

Obezite, Tip-2 diyabete gidişin ilk basamağıdır. Önlem alınmayan obezite zamanla gizli şekere, gizli şeker ise şeker hastalığına dönüşür.''

''GİZLİ ŞEKER VE ŞEKER HASTALIĞININ RİSKLERİ AYNI''

Gizli şeker ile şeker hastalığının taşıdıkları riskler açısından birbirinden farklı olmadığının altını çizen Ayvaz, ''Gerekli önlemler hastalık daha gizli şeker aşamasındayken alınmalıdır'' diye konuştu. Ayvaz, bu önlemlerden en önemlilerinin fazla kiloların verilmesi ve ideal kilonun korunması, bozuk olan insülin-şeker sistemini zorlayacak şekerli ya da şekere hızla dönüşen hamur işleri, pilav ve patates gibi gıdalardan kaçınılması, sigarının bırakılması, tansiyon değerleri ile kolesterol ve trigliserid denilen kan yağlarının normal seviyelerde tutulması olduğunu bildirdi. Bunların hem diyet hem de egzersiz ile bir arada yürütülmesinin önemine işaret eden Ayvaz, ''Egzersizden kasıt, haftada en az 3 gün 30'ar dakika süreyle yapılan düzenli spordur'' dedi.

ÇOCUKLARDA OBEZİTEYE DİKKAT

Ailesinde kiloya eğilim, obezite, şeker ya da kalp-damar hastalıkları bulunan çocukların risk grubunda olduğunun unutulmaması gerektiğini ifade eden Ayvaz, ergenlik öncesi ve sırasında fast-food tarzı beslenme, bol miktarda alınan şekerli gıdalar ve hareketsizlik nedeniyle çok kolay kilo artışı olabileceğine dikkati çekti.

Ayvaz, ''Bunlar o kadar aşırı boyutlara varıyor ki hem ergenliği geciktiriyor hem de obezitenin problem olduğu toplumlarda erişkin tipi şeker hastalığı erken yaşlarda ortaya çıkabiliyor. Ülkemizde ve Avrupa'da durum henüz o aşamada değil. Ama gerekli önlemler alınmazsa o yöne doğru bir gidiş var'' uyarısında bulundu.

ŞEKER HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Ayvaz, şeker hastalığına dönüşmeden hemen önlem alınması gereken gizli şeker aşamasında aç kalınca ya da şekerli bir gıda tüketilmesinin üzerinden 2 saat geçtikten sonra vücuttaki şekerin aşırı düşmesine bağlı olarak terleme, halsizlik, uyku hali, kalp çarpıntısı, el titremesi görüldüğünü ve kilo artışı meydana geldiğini söyledi. Bunların hastalığın çok başında görülen belirtiler olduğunu vurgulayan Ayvaz, ilerleyen dönemlerde ise kan şekerinin yükselmeye başladığını ve gizli şekerin oturduğunu söyledi. Ayvaz, bu aşamada da uyku hali, fazla idrara çıkma, el ve ayaklarda uyuşma ve kaşıntı, kilo kaybı ve görmede bulanıklık ortaya çıktığını belirtti.

TEDAVİ

Gizli şeker döneminde diyet, egzersiz ve küçük dozda ilaçlarla şeker hastalığına dönüşümün engellenebileceğini kaydeden Ayvaz, şeker hastalığı döneminde ise ilaç tedavisiyle birlikte insüline geçilebileceğini bildirdi. İnsülin kullanımının tedavide belirli bir başarı sağlandıktan sonra terk edilebileceğini belirten Ayvaz, ''Toplumda insüline başlandıktan sonra hayat boyu kullanılması gerektiği gibi yanlış bir kanı var. Oysa bu, belirli bir süre sonra kesilip sadece ağızdan ilaçla tedavi devam edebilir. Egzersiz, diyet, tansiyon ve lipit kontrolü de ihmal edilmemelidir'' diye konuştu.

6 Kasım 2007 Salı

Büyük göğüs bel ağrısı nedeni


Büyük göğüs bel ağrısı nedeniUzmanlar, büyük göğüslerin bel ağrısına neden olduğunu söyledi.



06 Kasım 2007 10:53
--------------------------------------------------------------------------------
EDİRNE Selimiye Devlet Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Turgut Terzi, büyük göğüslerin bel ağrısına neden olduğunu söyledi.

Dr.Terzi, son yıllarda hızla artan ve hemen herkesin bir dönem yaşadığı bel ağrısına günlük yaşamda dikkat etmediğimiz birçok etkenin neden olduğunu söyledi. Dr. Turgut Terzi, “Özellikle kadınların büyük göğüslü olması bel ağrısına neden oluyor. Bunun nedeni büyük göğüsleri taşımakta zorlanan kadınlar omuzları öne eğerek yürümesi bel ağrısı sorununa neden oluyor. Bu da ciddi sağlık problemlerine yol açıyor'' dedi.

Büyük göğüslü kadınların kendilerini psikolojik olarak iyi hissetmediklerini belirten Dr. Terzi, şöyle devam etti:

“Genç kızlar göğüsleri ilk çıkmaya başladığında utanıyor. Göğüsleri belli olmasın diye bol tişörtler giyerek, omuzlarını öne eğerek kambur yürüyorlar. Bu da ileride bel ve sırt ağrısına neden olabiliyor. Büyük göğüslü kadınların çoğunluğu ise omuzlarını öne eğerek yürüyerek kamburu çıkıyor ve bel ağrısı problemi yaşıyor. Biz de fizik tedavi için gelen bu tür hastaları estetik cerrahlarına yönlendiriyoruz.Hastalar göğüs küçültme ameliyatlarına girdikten sonra bel ağrısının sona erdiğini söylüyorlar.''

Milliyet

Öldüren içecek


Öldüren içecek!Alkolle birlikte tüketilen enerji içecekleri ölümlere yol açıyor...



06 Kasım 2007 09:16
--------------------------------------------------------------------------------
Alkollü içecekleri enerji içecekleriyle karıştırıp tüketenlerin yaralanma, cinsel saldırıda bulunma ve ölüm riski iki kat artıyor. İngiliz Times gazetesi, "Red Bull gibi enerji içeceklerini alkolle karıştırmak büyük tehdit" diye yazdı. 4 bin 271 kişi üzerinde Wake Forest Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada içkilerini enerji içecekleriyle karıştıranların yaralanma riskinin daha fazla olduğu belirlendi. Yetkililer, enerji içeceklerinin içinde bulunan kimyasalların tüketicinin fark etmeden daha çok içki tüketmesini tetiklediğini belirtti.

Kanserden uzak durabilirsiniz


Kanserden uzak durabilirsinizKanser tehlikesinden uzak durmak aslında sizin elinizde...



05 Kasım 2007 18:32
--------------------------------------------------------------------------------
Kanseri önlemenin en önemli yöntemi ne? İşte kanserden korunmak için altın öğütler.

On yıl önce sadece bir kanser türünün aşırı kilo ile ilişkisi olduğunu söyleyen bilim kurulu, bugün obezitenin ona yakın kanser türünün sebebi olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı beslenme, kanseri önlemenin en önemli yöntemi. Et, alkol, abur-cubur, kilo da kanser nedeni.

Kanser ve beslenme tarzı arasındaki ilişkiyi inceleyen en büyük araştırma İngiltere’de tamamlandı. Dünya Kanser Araştırma Fonu’nun (WCRF) oluşturduğu uzmanlar kurulu, yedi bin araştırmanın sonuçlarını raporlaştırarak kansere karşı altın kurallar listesi oluşturdu. Kilo ile kanser arasında kesin bir ilişki tespit eden uzmanlar, aşırı vücut yağının altı farklı kanser türüne yol açtığını bildirdi.

Raporu hazırlayan uzmanlar kuruluna başkanlık eden Prof. Sir Michael Marmot, kanserin beslenmeyle ilgili nedenlerini incelerken kilonun bu kadar önemli olduğunu görünce çok şaşırdığını söyledi. Rapora göre, ideal kilosunun çok az üzerinde olanlarda bile meme, bağırsak ve pankreas gibi yaygın kanser türlerine yakalanma riski artıyor.

Aynı kurulun 10 yıl önce hazırladığı raporda sadece bir kanser türünün aşırı kiloyla ilişkisi ispatlanmıştı. Son raporda, 1960’lardan beri yapılan yedi bini aşkın araştırma dokuz bilim kurulu tarafından derlendi ve alanında dünyaca ünlü 21 uzman tüm bu bilgileri tek bir havuzda topladı. Sağlıklı beslenme yoluyla aşırı kilo alınmasının engellenmesi halinde her yıl 100 bin kanser vakasının önlenebileceği bildirildi.

* Et yemeyin spor yapın

* Boyunuza göre sağlıklı sayılan kilo aralığında mümkün olduğu kadar alt sınıra yakın olmaya çalışın. Vücut kitle endeksine göre 25 puan iyi, ama biraz daha aşağıda olması daha da iyi.

* Salam, sucuk, pastırma gibi işlenmiş et ürünlerinden kesinlikle uzak durun. Özellikle tuzlama ve tütsüleme yöntemiyle saklanan ürünlere yaklaşmayın.

* Kırmızı et tüketimini mümkün olduğunca azaltın. Sebze ve meyve ağırlıklı beslenin.

* Alkolden olabildiğince uzak durun.

* Tatlı içeceklerden ve abur cuburdan kaçının.

* Kilo alımını engellemek için spor yapın.

Depresyonda mısınız


Depresyonda mısınız ?Depresyon, genellikle 30'lu yaşların başlarında ortaya çıkar...



06 Kasım 2007 09:30
--------------------------------------------------------------------------------
Depresyon, her yaşta görülen bir hastalıktır... Kadınlarda erkeklere oranla daha fazladır. Eğer siz de depresyon belirtileri taşıyorsanız, yazı dizimizi kaçırmayın!

Depresyon, genellikle 30'lu yaşların başlarında ortaya çıkar. Bir kez depresyon geçiren bir hastanın ikinci kez depresyona girme olasılığı, diğer insanlara göre daha yüksektir. Bazı hastalarda mevsimsel özellik gösterir. Ailenin diğer bireylerinde depresyon öyküsü bulunan kişilerde, majör depresyon görülme riski daha fazladır.

Depresyondaki bir hastada; duygulanım bozuklukları, bilişsel bozukluklar (düşünce, bellek, algı, dikkat), davranış bozuklukları, fizyolojik (bedensel) bozukluklar ortaya çıkar. Depresyon geçiren kişinin duygularında da birtakım değişiklikler olur. Her şeye karşı genel bir ilgi azalması, hayattan zevk alamama ön plandadır. Kişinin arkadaşlarına, ailesine, sevdiklerine, çevreye, uğraşılarına karşı duygusal bağları oldukça zayıflar. Karamsarlık, umutsuzluk, geleceğe dair beklenti kaybı, genel bir keder-hüzün hali ile birlikte giden duygusal bir çökkünlük hakim olur. Depresyondaki kişi kendisini yetersiz, değersiz, başarısız hisseder ve dış dünyadan uzaklaşır. İçe kapanma, konuşmada azalma, ağlamaya eğilimin yanında agresif davranışlar da sergileyebilir.

Hatta hastada gün içinde bile değişen duygulanımlar görülebilir. Genellikle sabah saatlerinde depresif duygular daha yoğun olurken akşama doğru bu duygularda kısmen rahatlama görülür. Bu durum uyumakta zorluk çekmeyen, ancak gece boyunca sık uyanan ve sabah erken uyanıp tekrar uyuyamayan hastalarda daha sık rastlanılan bir durumdur. Tam tersinde ise yani uykuya dalmakta zorluk yaşayan ama gece boyunca rahat uyuyan hastaların sabah kendilerini daha iyi hissettikleri, akşama doğru kötüleştikleri saptanmıştır.

Depresyondaki hastalarda genel bir enerji azalması görülür. Günlük işlevlerini sürdürmekte zorlanırlar. Sürekli yatma ihtiyacı hissederler ve sabah kalkmakta, işe gitmekte zorlanırlar. Kişisel bakımından eskiye oranla bir özensizlik hali dikkat çeker.

Bu kişiler genellikle alçak ses tonuyla ve yavaş yavaş konuşurlar. Ayrıca karşısındaki kişiye ilgilerini kaybetmişlerdir, göz teması bile kurmayabilirler. İleri dönemde ise halsiz, bitkin, bakımsız, omuzlar çökkün, ağır hareket eden bir davranış şekli sergilerler. Bu kişiler ya hiç konuşmazlar ya da sorulara cevap vermezler. Bir grup hastada da aşırı sinirlilik, huzursuzluk, yerinde duramama, sürekli şikayet etme, kötümser ve muhalif bir davranış içinde olma hali gözlemlenir.

Takvim

Alzheimer olduğundan emin misin


Alzheimer olduğundan emin misin ?Hidrosefali yaşlılıkta Alzehimer ve Parkinsonla en çok karıştırılan hastalık...



06 Kasım 2007 10:31
--------------------------------------------------------------------------------
Çünkü bu üç hastalığın belirtileri de birbirine çok benzer.. Hidrosefali kafa içinde anormal miktarda sıvı birikmesi olarak tanımlanır.

Daha çok 55 yaş ve üzerinde görülen bu nörolojik hastalık, biriken sıvının oluşturduğu basınç nedeniyle sinirlerde gerilmeye neden oluyor.

Florance Nightingale Hastaneleri Nöroşürirji Bölümü Genel Koordinatörü, Profesör Cengiz Kuday, bu hastalığın belirtilerini şöyle sıralıyor;

Yürüme Bozukluğu:

Yürüme bozukluğu , hafif dengesizlikten , yürüme ya da ayağa kalkamamaya kadar değişik derecelerde görülebilir. Hastalar genelde ayaklarını kaldıramazlar, merdiven çıkma ya da frene basmada güçlük çekerler. Düşmeler görülür. Yürüme güçlüğü en belirgin ve ilk ortaya çıkan semptomdur.

Unutkanlık ya da hafif Demans

Hafif Demans günlük aktivitelere ilginin azalması, unutkanlık, rutin işlerin aksaması, kısa dönem hafıza kaybı olarak tanımlanabilir. İnsanlar genelde dil kabiliyetlerini kaybetmezler, fakat herhangi bir problemin olduğu gerçeğini reddedebilirler. Bütün hastalarda belirgin hafıza kaybı görülmesi gerekmez.

İdrar Kaçırma

Mesane kontrolünün kaybı hafif olgularda idrara çıkma sıklığında artma olarak görülürken , daha ciddi olgularda mesane kontrolü tamamen kaybolur (idrar kaçırma). İdrara sık çıkma her 2-3 saatte bir görülebilirken , güçlü ve acil idrar yapma hissi oluşabilir. Bu durum bazen o kadar şiddetli olabilir ki hastalar idrarını tutamayabilir. Çok nadir olarak büyük abdesti kaçırma görülebilir. Bazı hastalarda mesane problemleri hiç görülmeyebilir.

Bu 3 belirti genelde yaşlanma ile beraber görüldüğü için NBH hastalarının büyük çoğunluğu 60 yaş üzerindedir. Semptomlar hasta doktora başvurmadan yıllar önce başlayabilir. Zamanla ilerler. İlerleme oranı değişkenlik gösterir. Hastalar doktora ciddi fonksiyon kaybı ya da özürlülük nedeniyle başvururlar. Semptomlar ne kadar uzun süredir varsa tedaviden fayda görme ihtimali o oranda azalır. Bu yüzden erken teşhis tedaviden fayda görme açısından önemlidir.

Peki “Alzheimer” ya da “Parkinson”a da çok benzeyen “Hidrosefali”nin farkı nedir?

Profesör Kuday, çoğu zaman bu hastalıklar arasındaki farkı söylemenin zor olduğunu belirtiyor. Ve devam ediyor:
“Çünkü Normal Basınçlı Hidrosefali (NBH) belirtileri Alzheimer ya da parkinson ile benzerlik gösterir. Bununla beraber, yürüme güçlüğü NBH'de ilk bulgu olarak ortaya çıkar. Bu bulgu Parkinsonun titremelerinden farklıdır. Alzheimerda hafıza kaybı erken görülürken, NBH'da daha geç ortaya çıkar.”

NBH'nin en önemli farkı tedavi edilebilmesi

Profesör Kuday bu hastalıkta erken teşhisin önemine dikkat çekiyor.
“Hastalar doktora ciddi fonksiyon kaybı ya da özürlülük nedeniyle başvururlar. Semptomlar ne kadar uzun süredir varsa tedaviden fayda görme ihtimali o oranda azalır. Bu yüzden erken teşhis tedaviden fayda görme açısından önemlidir. . Ama NBH tanısı konulursa hastanın tedavi edilebilme şansı vardır.”

Peki bu hastalık nasıl teşhis edilir?

En sık kullanılan teşhis yöntemleri ultrason,tomografi ve MR gibi görüntüleme teknikleri ve klinik değerlendirmedir.
Ayrıca belden sıvı alınarak kesin teşhis konulur.

Tedavi

Profesör Cengiz Kuday, bu hastalığın tedavisinde en etkin yöntemin hastaya “Şant” adı verilen bir aletin takılması olduğunu söylüyor.
“Şant kafatası içinde biriken fazla sıvıyı boşaltmak için dizayn edilmiş bir alettir. Takılan alet sayesinde fazla sıvı karın içine boşaltılır .Cerrahi yöntemle bu alet hastaya takılır, sonrasında hasta birkaç gün hastanede kalır.”

İyileşme oranı

Profesör Kuday, bu yöntemin tedavideki başarısını şöyle anlatıyor. “Yürüme güçlüğü, hafif unutkanlık ve mesane kontrolü gibi belirtiler şanttan sonraki birkaç gün içinde iyileşebilir ya da biraz zaman alabilir. Genelde belirgin iyileşme ilk hafta içinde görülür. Klinik iyileşme hastadan hastaya değişiklik göstereceği için iyileşmenin ne kadar süreceğini tahmin etmek güçtür.”

Nezleyken tokalaşmayın


Nezleyken tokalaşmayın !Uzmanlar, nezle ya da grip olanların tokalaşmamalarını önerdi.



06 Kasım 2007 11:19
--------------------------------------------------------------------------------
Ankara Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Recep Akdur, nezle ve gribin kış aylarında artmasının nedeninin soğuk hava değil, insanların kalabalık yerlerde toplanması olduğunu belirtti. Akdur, nezle ya da grip olanların tokalaşmamalarını önerdi.

Prof. Dr. Recep Akdur ANKA’ya yaptığı açıklamada, nezle ve gribin üşütme ile ilgisi olduğu gibi yaygın bir kanaat olduğunu, ancak bunların üşütme ile bir ilgisi bulunmadığını açıkladı. Akdur, “Hava ne kadar soğuk olursa olsun, insanlar diğer bir insandan virüs almadıkça kesinlikle nezle ve gribe yakalanmazlar" dedi.

Akdur şöyle devam etti:

“Açık bir anlatımla, kışın virüslerin hastalık oluşturması daha zor. Buna karşılık yağışlı ve soğuk günlerde insanlar zamanlarının büyük kısmını kapalı mekanlarda geçiriyor. Kapalı mekanlar ise insanların biri birine virüs bulaştırdığı en önemli yerlerdir. Nezle ve gribin kış aylarında artmasının nedeni soğuk değil, insanların kalabalık yerlerde toplanması. Kapalı yerlerde soğuk gelmesin diye kapı ve pencereler sıkı sıkı kapatılıyor bu da grip ve nezlenin yayılmasını kolaylaştırıyor. Bunu önlemek için, soğuktan korkmamalı ve kalabalık yerler havalandırılmalıdır. Hastalığın yayılmaması için grip ve nezle olanlar kalabalık yerlere girmemeli. Gitmek zorunda kalanlar bez maske takmalıdır. Ellerlin tmiz olmaması, tokalaşmak, öpüşmek ve öksürük hapşırık virüslerin yayılmasına neden olan hareketleredir. Hasta olanlar iyileşinceye kadar bu hareketlerden kaçınmalıdır."

ANKA

2008'de 77 hastane daha



2008'de 77 hastane daha
Gelecek yıl Sağlık Bakanlığı'na bağlı 77 hastanenin hizmete sunulması planlanıyor.06 Kasım 2007 11:22
Aralarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki entegre ilçe hastanelerinin de bulunduğu, bir bölümünün inşaatına daha önce başlanan, bir bölümünün yapımına ise yeni başlanacak bu hastanelerin hizmete girmesiyle ülkedeki yatak sayısı 4 bin 971 artarak, 137 bin 594'e ulaşacak. Sağlık Bakanlığı'ndan edinilen bilgiye göre, 9'unu Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki entegre ilçe, 14'ünü de devlet hastanelerinin oluşturduğu 77 sağlık kurumunun gelecek yıl hizmete sokulması planlanıyor. Bu tesisler arasında kadın doğum ve çocuk hastalıkları hastaneleri ile ağız ve diş sağlığı merkezleri de bulunuyor.

1 Kasım 2007 Perşembe

Şişmanlığa hormonla tedavi


Şişmanlığa hormonla tedavi !Leptin hormonunun, şişmanların iştahını kesmekte kullanılabileceği bildirildi.



30 Ekim 2007 12:20
--------------------------------------------------------------------------------
ABD'nin Los Angeles kentindeki Semel sinir bilimleri enstitüsü uzmanları, genetik bozukluk yüzünden organizmaları leptin üretmeyen üç şişmanın yüksek kalorili yemekler karşısındaki iştahını kesebilmek amacıyla kendilerine leptin zerk ederek gözlemde bulundu.

Deneklere çizburger, pizza, kızarmış tavuk gibi ağızlarını sulandırıcı yemekler gösterildi ve o sırada kendilerine leptin zerk edilirken beyin faaliyetleri manyetik rezonans (MR) tekniğiyle görüntülendi. Bu deney leptinli ve leptinsiz olarak tekrarlandı ve MR sonuçları kıyaslandığında, leptin enjeksiyonunun açlık hissini ve iştahı azalttığı belirlendi. Hormon yokken, yemek resimleri açlık hissini artırıyordu.

Profesör Edythe London, bu sonuçların, obezite ve diğer metabolizma sorunlarının tedavisinde yeni yöntemler geliştirilmesinin yolunu açabileceği yorumunu yaptı.

TV'nin bir zararı daha


TV'nin bir zararı daha !Tv, çocukları obez yapmakla kalmıyor, hipertansiyon riskini de artırıyor..



30 Ekim 2007 13:33
--------------------------------------------------------------------------------
Amerikalı bilim adamlarının araştırmasında, televizyonun çocukların şişmanlamasına yol açmakla kalmadığı, aynı zamanda obez çocuklarda yüksek tansiyon sorununa da yol açabildiği saptandı.

Araştırma, 2003-2005 arasında obezlik tedavisi gören 4-17 yaş arası 546 çocuk ve genç arasında yapıldı.

Araştırma sonucunda, günde 2-4 saat televizyon başında kalan çocuklarda yüksek tansiyon riskinin, iki saatten az seyredenlere oranla 2,5 kat fazla olduğu belirlendi. Dört saatten fazla seyredenlerdeyse riskin diğerlerine göre 3,3 kat fazla olduğu görüldü.

California üniversitesinden Dr. Jeffrey Schwimmer ile ekibinin "American Journal of Preventive Medicine" dergisinde yayınlanan araştırmalarında ,"Televizyon başında harcanan zaman ile obezite ve obez çocuklarda hipertansiyon arasında önemli bağlantı var" denildi.

Çok televizyon seyretmekle obezlik arasında bağlantı olduğu daha önceki araştırmalarda da ortaya konulmuştu. Bunun ise çok televizyon seyretmekle obez çocuklarda tansiyon yüksekliğini gösteren ilk araştırma olduğu belirtildi.

Tansiyon sorununun çocuklarda genellikle teşhis edilmediği ve saptanmaması halinde yüksek tansiyonun başta böbrekler olmak üzere organları yavaş yavaş tahrip ettiği belirtildi.

Bilim adamları, araştırmalarının, ailelerin özellikle obez ve yüksek tansiyonlu çocuklarının televizyon izleme saatlerini kısıtlamaları gerektiğini gösterdiğini söylediler.