13 Kasım 2007 Salı

Kadınlar neden seks yapar



Kadınlar neden seks yapar ?Kadınların kimi erotik bir atmosferden kimi de kendisini yalnız hissetmemek için baştan çıkıyor.



09 Kasım 2007 15:11
--------------------------------------------------------------------------------
İşte araştırmalara göre kadınların ‘evet’ deme nedenleri. Kadınlar erkeklerin isteklerine ne zaman ve neden boyun eğer? Bir kadının neye göre baştan çıktığını erkekler tam anlayabilmiş değil. Baştan çıkmada öylesine karmaşık işlemler gerçekleşiyor ki, bunu psikologlar da izah edemiyor...

Seksologlar, kafa kafaya verip araştırmışlar. İşte kadınların “Neden baştan çıkıyorsunuz?" sorusuna verdikleri ilginç yanıtlar... Zeki olduğu için Kadınların neye göre baştan çıktıklarını anlamak, verdikleri cevaplara bakınca daha da karmaşık bir hal alıyor.

Mesela kimi, erkeğin zekasını beğendiği için baştan çıkıyor, kimi esprili olduğundan. Kimi için de bir film seyretmek bile yeterli olabiliyor...

Şu cevaplara bakınca durumun ne kadar karışık olduğu da ortaya çıkıyor:

1) Aşk ve ilgiden. "Bana gülümsediğinde içim ısınıyor."
2) Atmosferin erotik oluşundan.
3) Sırf meraktan.
4) Canım seks istiyordu.
5) Bir filmdeki erotizminden etkilendim.
6) Esprisi olduğu için.
7) Onu arzuladığım için.
8) Sesi çok seksi olduğu için.
9) Yakınlık ve şefkat özlemi çektiğim için.
10) Sevdiğimi göstermek için.
11) Çok zeki olduğu için.
12) Görevim olduğu için...

Karşısındaki erkeğe acıdığı için birlikte olanlar mı istersiniz, kocasının çapkınlığını cezasız bırakmamak için başka erkekle beraber olanlar mı istersiniz. Hepsi mevcut cevaplar arasında:

1) Onu kendime daha fazla bağlayabilmek için.
2) Çok güzel olduğumu söylediği için.
3) Kendimi yalnız ve terkedilmiş hissettiğim için.
4) Kendime olan güvenimi artırmak için.
5) Ona acıdığım için.
6) Kocam beni aldattığı için intikam almak istedim.
7) Onun üzerinde güç ve söz sahibi olabilmek için.
8) Sarhoş olduğum için.
9) Kariyer yapmamda bana yardımcı olsun diye.
10) Aylardır seks yapmadığım için.
11) Sonsuz parası olduğu için.
12) Olaylar öyle geliştiği için.
13) Ortam öyle gerektirdi
14) O anın romantizminden.
15) Seks sağlık verir.

Bu modeller saçınıza zarar veriyor


Bu modeller saçınıza zarar veriyor
Kimyasal saç düzleştirici, sıkı at kuyruğu veya örgü modellerini tercih edenler dikkat !
İngiliz Dermatoloji dergisinin haberine göre; örgülü modeller, kimyasal düzleştiriciler kullanılarak yapılan saç dalgaları veya postişler saçlara ciddi zararlar veriyor.

Kafa derisi, cilt ve saçla ilgili hastalıkların, genelde Afrika kökenli insanları etkilediği düşünülse de uzmanlar, her türlü saç tipinin bu riskleri taşıdığını ifade etti. Afrika'da yapılan ve 2000 yetişkinle çocuğu kapsayan araştırma sonucunda, kadınların üçte birinin, kız çocuklarınınsa yedide birinin saç dökülmesi yaşadığı ortaya koyuldu.

Dökülmeye neden olan saç derisi hastalıklarına, İngiliz futbolcu David Beckham gibi saçlarını düzleştirerek örgüler ekleyen ya da balerinlerin tercih ettiği sıkı topuzlar yapan kişilerde daha fazla rastlanıyor. Saçlarını çok sıkı bağlayan ve at kuyruğu yapan kız çocukların saçlarının da sürekli olarak dökülme ihtimali var.

Araştırmacılara göre erkeklerin karşılaştığı cilt hastalıkları daha çok yanlış ve çok kısa saç kesim yöntemlerinden dolayı yaşanıyor. Çünkü bu modeller enfeksiyon ve cilt problemlerine davetiye çıkaran, kesik ve kanamalara neden olabiliyor.

Sık ve kısa kesilen saçlar, aynı zamanda kan yoluyla bulaşan hastalıklara yakalanma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Bu nedenle saç tıraşı esnasında, mekanik cihazların kullanılmaması öneriliyor.

Anne olmak için geç kalmayın !


Anne olmak için geç kalmayın !Uzmanlar kısırlık tedavisinde yaşsınırına karşı uyarıyor..



12 Kasım 2007 11:39
--------------------------------------------------------------------------------
Kadıköy Şifa Sağlık Grubu Yardımcı Üreme Teknikleri Yöneticisi Dr. Engin Enginsu, bebek sahibi olamayan değişik yaş grubundaki çiftlerin başvurdukları son yöntemin tüp bebek tedavisi olduğunu belirtti.

Stresin önemli bir etken olduğunun altını çizen Dr. Engin Enginsu, “günümüzde, özellikle kadınların iş hayatında aktif rol almasının artışıyla birlikte, doğurganlıklarını ertelemeleri söz konusu. Ancak, hekim olarak şu gerçeği hatırlatmak gerekiyor; tüp bebek tedavisinde erkekler için yaş sınırı yok, ancak kadınlarda ise doğurganlık 37 yaşından sonra azalmaya başlıyor. Hatta 45 yaş üzerindeki kadınların tedaviye cevap vermeleri çok zor olduğundan, tüp bebek uygulamasını önermiyoruz” dedi.

Başarılı sonuç elde etmek için tüp bebek tedavisinde Akapunktur yöntemini destekleyici bir yöntem olarak tercih ettiğini açıklayan Dr. Engin Enginsu, “Akapunktur ile hastanın kan akışı düzenleniyor ve ayrıca hasta psikolojik açıdan rahatlıyor; bu da kişinin gebelik şansını arttırıyor” dedi.

Son yıllarda yapılan çalışmalarda tıbbi literatüre de girmeye başlayan üç önemli yöntem; psikolojik destek tedavisi, akapunktur ve yoganın gebelik şansını arttırdığını ifade eden Dr. Engin Enginsu, “Tıbbi olarak alternatif tedavi yöntemlerinin en azından zararı gösterilmemiştir. Özellikle tüp bebek uygulaması sonrasında tekrarlayan gebelik başarısızlıklarında, bu üç yöntemin önemi ile ilgili yayınlar bulunmaktadır” dedi.

Tüp Bebek ile gebe kalma şansının hasta profiline göre değişiklik gösterdiğini ifade eden Dr. Engin Enginsu, “37 yaş altında, erkekle ilgili ciddi problemlerin görülmediği vakalarda gebelik oranları yaklaşık yüzde 60 olup, bu oran 40 yaş üzeri kadınlarda yüzde beş oranlarına kadar düşüyor. Bu yüzden, gebeliğin başarı ya da başarısızlığını etkileyen faktörler, hasta bazında değerlendirilip çiftleri doğru yönlendirmek gerekir” dedi.

İlk üç denemede gebe kalma şansı daha fazla
Tüp bebek tedavisinin çifte göre değiştiğini ve ilk üç denemede hastaların gebe kalma şansının daha fazla olduğunu açıklayan Dr. Engin Enginsu, “Üç deneme sonrasında gebe kalan çift sayısı yüzde 85 olarak bildirilmektedir. Beş kez tüp bebek denemiş ve tedavide gebe kalmaya engel bir durumun gözlenmediği vakalarda gebe kalma şansı giderek azalır” dedi.

Kilo sorunu yaşayan kadınlarda doğurganlık oranının daha düşük olduğunu belirten Dr. Engin Enginsu, “Kişiye özel bir kilo sınırı veremiyoruz fakat gebelik takibinde ve doğumlardaki gözlemlerimize dayanarak kilolu olmak daha fazla problem yaratacaktır diyebiliriz. Gebelikte problem yaşayacağımızı düşündüğümüz hastaları uzman diyetisyenlere yönlendiriyoruz” dedi.

Çifte en doğru tedavinin belirlenmesi için ilk tetkiklerin eksiksiz yapılmış olmasının ve uygulanacak yöntemlerin planlanmasının önemine dikkat çeken Dr. Engin Enginsu, “İlk etapta tedavi 15 günlük bir süreçten oluşur. Bunlar sırasıyla; erkeğe spermiogram (meni testi, semen analizi) yapılması, kadının adetinin ikinci veya üçüncü gününde kanda bakılacak hormon profilinin kontrol edilmesi, ultrasonografi ve jinekolojik muayenedir. Adetin yedinci ve onuncu günlerinde rahim filminin çekilmesiyle bu süreç tamamlanabilir. Tüm bu veriler değerlendirildikten sonra çifte uygulanacak tedavinin süresi ise 15 ile 45 gün arasında değişmektedir” dedi.

Uygulamanın en önemli aşamasının; en az 12 en fazla 30 gün sürecek olan ilaç tedavisi ile hastanın tüp bebek işlemine hazırlanması olduğunu belirten Dr. Engin Enginsu’ya göre seçilecek tedavi protokolu kişi bazında değerlendirilmeli ve hasta için en etkili sonucun alınabileceği yöntem seçilmeli.

Yumurtalar toplanırken ağrı duyulmadığını, işlemlerin ortalama yedi dakika sürdüğünü, bu nedenle tüp bebek tedavisinde hastanede yatılması gerekmediğini belirten Dr. Engin Enginsu, uygulanan hafif anestezi nedeniyle hastaların, iki saat kadar yatak istirahatinden sonra evlerine gönderildiğini ifade etti.

Günümüzde tüp bebek tedavilerinin en önemli kısmını laboratuvar çalışmaları oluşturuyor.
Sperm ve aosit hücresinden embriyo veya blastosist geliştirilmesi için kullanılan özel kültür sıvıları günümüzde kaliteli ve sağlıklı embriyoların geliştirilmesini sağlıyor. Artık rutin hale gelen embriyo dondurma, lazer ile embriyo zarının inceltilmesi, blastosist gelişimi ve transferi, in vitro matürasyon gibi teknikler gebelik oranlarının yükselmesindeki en önemli faktörler.

Tedavi süresinin, kadınlarda uygulanan hormon tedavisine bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini söyleyen Dr. Engin Enginsu’ya göre, 37 yaşın altındaki kadınlarda başarısızlıkla sonuçlanan gebeliklerde en az iki ay tedaviye ara verilmesi öneriliyor, 37 yaşın üzerindeki kadınlarda ise bu süre bir ay olarak açıklanıyor.

Organ nakline duyarlılık artıyor


Organ nakline duyarlılık artıyor !Organlarını bağışlayanların sayısı her yıl artıyor.. Tabi organ nakline ihciyaç duyanların da..



12 Kasım 2007 18:03
--------------------------------------------------------------------------------
Diyaliz hastalarının yanı sıra karaciğer, kalp ve akciğer gibi hayati öneme sahip organlar için nakil bekleyen binlerce hasta var. Böbrek nakli bekleyenlerin diyaliz gibi geçici bir tedavi alternatifi olmasına rağmen, karaciğer, kalp ve akciğer hastalarının böyle bir şansı bulunmuyor. “Ölümle burun buruna yaşayan bu hastalar, aranılan organ bulunamazsa yoğun bakım ünitelerinde ancak birkaç gün daha yaşatılabilecek” diyen Şişli Etfal Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz, hemşire, ebe, sağlık memuru ve hekimlerin yürüttüğü gönüllü çalışmaların organ nakline önemli katkı sağladığını söylüyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de organ bağışı ve organ nakli gerektiren hastalıklar önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Öyle ki yılda ortalama 7 bin kişi aranılan organlar bulunamadığı için yaşamını yitiriyor. Sağlık bakanlığına bağlı büyük hastanelerde oluşturulan Organ Nakli Koordinatörlükleri, bu alanda yaşanan sorunlara çözüm için çalışıyor.

Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz, organ nakli bekleyen hastalar için umudun tükenmemesini, bu konudaki duyarlılığın artarak devam etmesine bağlıyor. Yavuz, gönüllü olarak yürütülen organ nakli çalışmalarında, bilgi ve biliniç düzeyini artırmayı hedeflediklerini söylüyor:

“Hastanemizde gönüllü hemşire, ebe, sağlık memuru ve hekimler arasından organ nakli koordinatörleri görevlendirildi ve bunlara sorumluluklar verildi. Koordinatörlerin teorik ve pratik eğitimleri tamamlandıktan sonra işe sağlık çalışanlarından başladık. Organ ve doku nakli konusunda önce sağlık çalışanlarına ardından da toplumun değişik kesimlerine bilgilendirme toplantıları düzenledik, daha sonra da organ bağışı kampanyaları yaptık.”

Organ ve doku bekleyen hastalar için özellikle son 2 yıl içinde yoğun çaba harcandığını belirten Yavuz, çalışmaların sonuç verdiğini ve organ bağışında İstanbul’un birinci sıraya yerleştiğini belirtiyor:

“2007 yılının 10 aylık döneminde Türkiye genelinde organ bağışında bulunanların sayısı 30 bini aşmış durumda. 27.500 ile İstanbul birinci sıraya yerleşti. Donör yani beyin ölümü gerçekleşmiş organ vericisi sayısı ülke genelinde 2 katına, İstanbul’da ise 3 katına çıktı.”

Yavuz, bu artışta gönüllü organ nakli koordinatörlerinin önemli etkisi olduğunu söylüyor:

“Artık organ nakli gönüllüleri sürekli görev başında, organ nakli koordinatörleri beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin aileleri ile görüşerek onları organ nakli konusunda bilgilendiriyor, hasta yakınının organlarını bağışlamak isteyip istemeyeceğini soruyor. Sağlık çalışanları bunu, zaman zaman kendilerini yakınını kaybeden ailelerin yerine, zaman zaman da organ nakli bekleyen hastaların yerine koyarak yapıyor. Aydınlatıcı bilgiler verilip organlarını bağışlayıp bağışlamayacakları uygun bir üslupla sorulduğunda insanların ortalama yüzde 40’ının cevabı; ‘evet bağışlamak istiyoruz” şeklinde oluyor.”

NTV-MSNBC

Kilo almadan kas yapan besinler


Kilo almadan kas yapan besinlerKilo almadan sadece kas yapan 8 besini biliyor musunuz ?



13 Kasım 2007 09:07
--------------------------------------------------------------------------------

Doğru beslenerek kilo almadan kas yapın... Newsmax haber sitesinin sağlık editörü Sylvia Hubbard kilo almadan kas yapmanızı sağlayan 8 "süper besini" sıraladı.

* Yumurta: Kırmızı etten bile daha fazla protein bulunduruyor.

* Badem: Kasların güçlenmesi için gerekli alfa-tokoferol bakımından zengin.

* Somon balığı: Yeni kaslar oluşturulmasını sağlayan proteinlerden normalden 2 kat daha fazla bulunuyor.

* Yoğurt: Kasların gelişmesi için gerekli olan karbonhidrat ve protein yoğurdun içinde fazlasıyla mevcut.

* Kırmızı et: Kas oluşumu için vazgeçilmez olan çinko ve demir içeriyor.

* Zeytinyağı: Kasların zayıflamasını, içerdiği E vitaminiyle engelliyor.

* Su: Kasların yüzde 80'inin sudan oluştuğunu söylemek bile yeterli.

* Kahve: Uzmanlar kafeinin kasların harekete geçmesi için ne derece önemli olduğunu belirtiyor.

Kurbanlıklarda hormon tehlikesi

Kurbanlıklarda hormon tehlikesiKurbanlık hayvanları hormon ilacıyla besliyorlar...



13 Kasım 2007 10:01
--------------------------------------------------------------------------------
İnsan sağlığını tehdit etmesine rağmen sebze ve meyvelerde sıkça kullanılan hormon, bu kez kurbanlıklarla gündemde. Hayvanların aşırı kilo almasını isteyen bazı besiciler, Ralgro ve Synovex isimli yasadışı ilaçlara yöneldi. Bunlar kansere davetiye çıkarıyor.

Kurban Bayramı'nın yaklaşmasını fırsat bilen bazı besiciler, hayvanların kısa zamanda aşırı kilo almasını sağlayan yasadışı ilaçlara yöneldi. Hormon vazifesi gören Ralgro ve Synovex isimli ilaçlar, kiloyu yüzde 15 artırıyor. Bunun son örneği Ankara'da yaşanmıştı. İhbar üzerine bir çiftliğe baskın yapan emniyet güçleri, ilaçları hayvanlara enjekte eden bir şebekeyi suçüstü yakaladı. Çiftlik sahibi, veteriner ve teknisyenden oluşan ekip, çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Söz konusu şahısların ev ve işyerlerinde yapılan aramada, 750 adet yasadışı ilaç ele geçirildi. Kansere zemin hazırladıkları için Avrupa'da 15 yıl önce yasaklanan bu ilaçlar, eti tüketen kişilerin hormonal yapısını bozuyor, kısırlık, cinsel güç kaybı ve kalp hastalıklarına sebebiyet veriyor. Prostat ve meme kanserine davetiye çıkardığı gibi, erkeklerde kadınsı davranışların artmasına yol açıyor.

Dişilik hormonu östrojen içeren Ralgro ve Synovex, ithalatı, imalatı ve kullanılması 1992 yılında yasaklanmasına rağmen çok kolay bulunabiliyor. İlaç depolarından bile alınabiliyor. Tabanca benzeri bir cihazla hayvanın kulak arkasına enjekte edilmesi sebebiyle besiciler arasında 'kulak arkası' olarak isimlendiriliyor. Doğrudan beyni etkilediği için hayvan adeta bilinç kaybına uğruyor ve doyma hissini kaybediyor. Veteriner Atakan Şener, hormon içerikli ilaçların alenen kullanıldığını belirtiyor. Zira herhangi bir yaptırımı yok. Uzmanlar kurbanlık alırken şu hususlara dikkat edilmesini öneriyor: "Hayvanların veteriner kontrolünden geçip geçmediğine bakın. Küpe numaraları ile sağlık raporlarını karşılaştırın."

Kullanımı yasak olan hormon ilaçları bazı veterinerlerce üretiliyor. Veteriner Atakan Şener, bu tür ilaçların kullanımının bir iki yıl öncesine göre azaldığını belirtiyor. Şener, isteyen herkesin ilacı temin edebildiğini kaydediyor. İzmir Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Genel Sekreteri Hidayet Petin ise Avrupa Birliği ülkelerinde kullanımı yasak olan bu ilaçların, İç Anadolu Bölgesi'nde yoğun olarak kullanıldığını duyduklarını ifade ediyor. Ralgro isimli ilacın Bulgaristan'dan kaçak getirildiğini belirten Petin, bunun kullanımının 1992 yılında yasaklandığını dile getiriyor. Ralgro'yu 1987 ile 1992 arasında kendisinin de kullandığını belirten Petin, "İlaç hayvana, ağırlığının yüzde 15-20'si kadar kilo aldırıyor. İlacı yaptığım dönemde hayvandaki farklılığı görüyorduk; kof bir şişmeyle deve gibi oluyordu." diyor. Petin, Ralgro, verildiği hayvanın etini yiyen insanlarda da aynı etkiyi yaptığını savunuyor. Petin, "Bu ilacı yaptığınız zaman hayvanı dişileştiriyorsunuz. Hayvan bir süre sonra eski haline dönmüyor ki ilacın etkisi geçmiş olsun." ifadesini kullanıyor. Konya Veteriner Hekimler Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Gürbüz de, "Kullanıldığına dair duyumlar alıyoruz. Ancak ben kendim görmedim." şeklinde konuşuyor. Gürbüz, bu ilaçların yapıldığı hayvanların 60 günden önce kesilmemesi gerektiğine vurgu yapıyor. İzmir Tarım İl Müdürlüğü Hayvan Sağlığı Şube Müdürlüğü'nde veteriner hekim olan Bayram Sertkaya ise bu ilaçların kullanımıyla ilgili kendilerine bir duyumun gelmediğini söylüyor.

Besi hayvancılığı yapan çiftlik sahipleri ise kesinlikle ilaç kullanmadıklarını savunuyor. Afyon'da faaliyet gösteren Avşar Tarım Hayvancılık AŞ yöneticisi Kamil Tabak, Afyon'un etiyle meşhur olduğunu, ama şimdiye kadar hiçbir üreticinin bu yöne başvurmadığının altını çiziyor.

Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Gıda Hijyeni ve Teknolojileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. İrfan Erol, hayvanların büyümesini artırmak için sentetik hormonlar kullanılmasının AB ülkelerinde yasak olduğunu vurguluyor. Erol, ilaçların usulüne uygun kullanılmaması durumunda hayvanın etinde bırakacağı kalıntı ile insanlara geçebileceğine dikkat çekiyor. Erol'a göre, hormon çocukların erken buluğ çağına ulaşması, dişilik hormonu alan erkek çocuklarda göğüslerin büyümesi gibi etkiler gösteriyor. Erkek ve kadınlarda karşı cinse benzer fizyolojik değişiklikler görülebiliyor.

Bu besinler beyninizi koruyor !


Bu besinler beyninizi koruyor !Betakaroten içeren besinlerin uzun süre tüketilmesi zihin sağlığınızı koruyor..



13 Kasım 2007 10:59
--------------------------------------------------------------------------------
Ispanak, lahana gibi yeşil yapraklı sebzeler, kavun, şeftali, kayısı gibi meyveler, havuç ve kabakta bol miktarda bulunan betakarotenin en az 15 yıl boyunca alınmasının zihin sağlığını koruyabileceği ortaya çıktı.

Harvard Tıp Fakültesi ve eğitim hastanesi doktorları tarafından yapılan klinik deneyde, A vitamininin yapı taşı olan ve vücutta A vitamini haline dönüştürülen antioksidan betakarotenin uzun süreli alınmasının zihin sağlığı için faydalı olduğu sonucuna ulaşıldı.

İki grubu inceleyen araştırmacılar, ilk grupta bulunan 4 bin 52 kişinin rastgele seçilen bir kısmına ortalama 18 yıl boyunca, iki günde bir 50 miligram betakaroten, diğer kısmına palacebo, ikinci gruptaki 1904 kişinin yarısına ortalama bir yıl boyunca düzenli olarak 50 miligram betakaroten, diğer yarısına ise placebo verildi.

2003'e kadar her yıl sağlık durumları ve betakaroteni ya da placeboyu düzenli alıp almadıkları araştırılan her iki gruptaki katılımcılar, 1998-2002'de en az bir kez de telefonla arandı.

Uzun vadede betakaroten alanların zihinsel testlerdeki başarılarının, placebo alanlara oranla çok yüksek olduğu ortaya çıkarken, kısa vadeli araştırmaya katılanların bilişsel yeteneklerindeyse hiçbir farklılık görülmedi.

Araştırma, "Archives of Internal Medicine" dergisinde yayımlandı.

Kanserinizi beslemeyin

Kanserinizi beslemeyin !Kanserin vücudunuzda yer edinmesini engellemek beslenmeden geçiyor.



13 Kasım 2007 11:02
--------------------------------------------------------------------------------
Birincisi, kanser, normal hucrelerden cok farkli bir bicimde metabolize olmaktadir. Normal hucreler oksijene ihtiyac duyar; kanser hucreleri oksijenden kacinir. Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanilan bir yontemdir.

Bu bulusun bize anlattigi baska bir sey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon) sureciyle metabolize oldugudur. Kanserin metabolizmasi normal hucre metabolizmasi ndan 8 kat daha buyuktur.

Yukarida soyledigimiz her seyi birlestirirsek ortaya su tablo cikiyor: Vucut, kanseri beslemeye calisirken mutemadiyen kapasitesinin ustunde calisir. Kanser devamli acliktan olmenin esigindedir ve vucuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alimi kesilirse kanser acliktan olmeye baslar. Tabii kendisini beslemek icin vucudun seker uretmesini saglayamazsa.

PROTEİNLERDEN SEKER

Bu ziyan sendromuna kaseksia (cachexia) denir. Kaseksia vucudun proteinlerden (evet, dogru duydunuz, karbonhidratlardan veya yaglardan degil de, proteinlerden) "glukoneogenez" (yeniden glukoz yapimi) islemiyle, seker elde etmesidir. Bu seker kanseri besler.

Vucut sonunda, kanser hucresini beslemeye calisirken kendisi aclik ceker.

Simdi, kanserin sekerle beslendigini ogrenmisken, onu sekerle beslemek mantikli geliyor mu size? Yani karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak?

Bugun, kansere karsi uygulanan bircok besin terapisi mevcuttur (ise de yaramaktadirlar) cunku gunun birinde birisi seker ve kanser arasindaki baglantiyi gormustur. Bu terapilerde, karbonhidratlar bakimindan zengin gidalara izin verilmez.

Terapilerin hicbirinde sekere de izin verilmez cunku seker kanseri beslemektedir. Peki doktorunuz bu gercekleri size neden soylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kisinin siz degil, kendisi oldugunu dusunmektedir.

Belki Otto Warburg'un bulusunu duymustur ama geri kalan parcalari tamamlayamamis tir. Belki de beslenmeyle ilgili hicbir sey ogrenmemistir. Aslinda 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluslarindan biri, beslenmenin kanserle bir ilgisi olmadigini iddia etmekteydi!! !!

Kanser ve seker baglantisindan haberdar olanlar ise, dikkate deger terapilerle ortaya ciktilar. Bunlardan biri 'Laetrile'dir. Kaseksiali hastalarin yuzde 50'den fazlasinda glukoneogenez surecini durduran hidrazin sulfat bunlardan bir digeridir.

Bugun, Minnesota Universitesi kemoterapi alaninda bir "akilli bomba" uzerinde calismaktadir. Akilli bomba diyebilecegimiz ilacin uzerinde bir kaplama vardir. Ilac, vucutta oksijensiz bir bolge ile karsi karsiya geldiginde bu kaplamayi uzerinden atar. Kanseri yok etmek icin kemoterapiyi serbest birakir.

Cunku, vucutta oksijensiz tek alan, kanserli bolgedir. Kanser hucresini ac birakmaya calisan besin terapileri de vardir. Kanserin ne sevdigini bilen hasta, bunlari yemekten kacinir. Kanser, cig yiyeceklerdense, pismis yiyecekleri sever. Pisirme islemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin seker sevdigini aklinizdan cikarmayin. Kanserinizi sevmiyorsaniz, onu beslemeyin!

Seker yerine tatlandirici kullanmak cozum degil. Seker yerine tatlandirici kullanmayi dusunuyorsaniz, baska bir tuzaga dusmus olursunuz. Tatlandiricilarin da vucuda ciddi zararlari oldugu, yapilan arastirmalarla kanitlandi.

Ornegin, Amerikan Gida ve Ilac Dairesi (FDA), sakarin iceren her turlu gida maddesinin uzerine "Sagliga zararlidir. Hayvanlar uzerinde yapilan testlerde kansere yol acmistir." ibaresinin konmasini sart kostu. Aspartam ve sukraloz gibi diger tatlandiricilar da yan etkileri nedeniyle uzak durulmasi gereken gidalardir . Ama maalesef hic birinin uzerinde "zararlidir" uyarisi yoktur.


MyNet

Şeker hastaları artıyor

Şeker hastaları artıyor !Şeker hastası sayısı her gelen yıl artıyor.. Türkiye’de 6 milyon civarında şeker hastası var !



13 Kasım 2007 11:10
--------------------------------------------------------------------------------
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Göksun Ayvaz, son yıllarda obezite oranlarındaki artışın şeker hastası sayısındaki artışı da beraberinde getirdiğini belirterek, ülkede 6 milyon civarında şeker hastası bulunduğunun tahmin edildiğini bildirdi.

Ayvaz, yarınki Dünya Diyabet Günü nedeniyle AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2000'li yılların başında açıklanan bir çalışmanın, ülkedeki 20 yaş ve üstündekilerin yüzde 7.2'sinde bilinen, aşikar şeker hastalığı bulunduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

Aynı çalışmanın bu yaş grubundakilerin yüzde 6.3'ünde ise gizli şeker olduğunu, bu kişilerin hastalığının 3-5 yıl içinde Tip-2 diyabete dönüşme riski bulunduğunu da gözler önüne serdiğini anlatan Ayvaz, buna göre o yıllarda bilinen ve gizli şekeri olanların sayısının toplam 5 milyon civarında olduğunu belirtti. Son yıllarda yapılan araştırmaların ise kadın ve erkeklerdeki obezite oranlarında ortalama yüzde 2-3'lük bir artış olduğunu gösterdiğini kaydeden Ayvaz, ''Geçen 6-7 yıl içinde obezite oranlarında bu kadarlık bir artış olması, şeker hastalığı görülme sıklığındaki artışı da beraberinde getirdi. Çünkü obezite artıkça Tip-2 diyabet de artar. Bu durumda ülkemizde 6 milyon civarında diyabet hastası bulunduğu tahmin ediliyor'' diye konuştu.

TİP-1 VE TİP-2 DİYABET NEDİR?

Bütün diyabetlilerin yüzde 5'inde Tip-1, geri kalanında ise Tip-2 diyabet görüldüğünü anlatan Ayvaz, Tip-1 diyabetin altında genetik geçişin yattığını bildirdi. Vücudun bağışıklık sisteminin normalde yabancı dokulara karşı savaş vermek üzere çalıştığını, ancak Tip-1 diyabette ''yapım hatası'' diye adlandırılabilecek bir durum nedeniyle vücudun kendi organı olan pankreası yabancı bir cisim gibi görerek bununla uğraşmaya başladığını anlatan Ayvaz, ''Tip-1 diyabet, insülin hormonunun mutlak eksikliğine bağlı olarak meydana gelen şeker hastalığıdır'' şeklinde konuştu.

Bu tip diyabet daha çok küçük yaşlarda çıktığı için ''çocukluk tipi diyabet'' de denildiğini kaydeden Ayvaz, ''Ailesinde Tip-1 diyabet olanlar risk grubunda oldukları için gerekli kontrolleri belirli aralıklarla yaptırmalıdırlar'' dedi. Doku özelliği olmamakla birlikte genetik geçişin söz konusu olduğu Tip-2 diyabetin nedenlerinden birinin pankreasın işlevini tam olarak yerine getirememesi nedeniyle kalitesiz insülin salgılanması, diğer nedenin ise salgılanan insüline dokuların direnç göstermesi olduğunu belirten Ayvaz, şunları kaydetti: ''Tip-2 diyabet de genetik nedenlerle ortaya çıkar. Anne veya babada bu tür bir hastalık varsa çocukta ortaya çıkma ihtimali de vardır. Anne-babası veya ailesindeki diğer bireylerde bu tip bir şeker hastalığı olanlar, hastalığa zemin oluşturacak şartlardan kaçınmalıdırlar. Bunlardan biri kilo kontrolüdür.

Obezite, Tip-2 diyabete gidişin ilk basamağıdır. Önlem alınmayan obezite zamanla gizli şekere, gizli şeker ise şeker hastalığına dönüşür.''

''GİZLİ ŞEKER VE ŞEKER HASTALIĞININ RİSKLERİ AYNI''

Gizli şeker ile şeker hastalığının taşıdıkları riskler açısından birbirinden farklı olmadığının altını çizen Ayvaz, ''Gerekli önlemler hastalık daha gizli şeker aşamasındayken alınmalıdır'' diye konuştu. Ayvaz, bu önlemlerden en önemlilerinin fazla kiloların verilmesi ve ideal kilonun korunması, bozuk olan insülin-şeker sistemini zorlayacak şekerli ya da şekere hızla dönüşen hamur işleri, pilav ve patates gibi gıdalardan kaçınılması, sigarının bırakılması, tansiyon değerleri ile kolesterol ve trigliserid denilen kan yağlarının normal seviyelerde tutulması olduğunu bildirdi. Bunların hem diyet hem de egzersiz ile bir arada yürütülmesinin önemine işaret eden Ayvaz, ''Egzersizden kasıt, haftada en az 3 gün 30'ar dakika süreyle yapılan düzenli spordur'' dedi.

ÇOCUKLARDA OBEZİTEYE DİKKAT

Ailesinde kiloya eğilim, obezite, şeker ya da kalp-damar hastalıkları bulunan çocukların risk grubunda olduğunun unutulmaması gerektiğini ifade eden Ayvaz, ergenlik öncesi ve sırasında fast-food tarzı beslenme, bol miktarda alınan şekerli gıdalar ve hareketsizlik nedeniyle çok kolay kilo artışı olabileceğine dikkati çekti.

Ayvaz, ''Bunlar o kadar aşırı boyutlara varıyor ki hem ergenliği geciktiriyor hem de obezitenin problem olduğu toplumlarda erişkin tipi şeker hastalığı erken yaşlarda ortaya çıkabiliyor. Ülkemizde ve Avrupa'da durum henüz o aşamada değil. Ama gerekli önlemler alınmazsa o yöne doğru bir gidiş var'' uyarısında bulundu.

ŞEKER HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Ayvaz, şeker hastalığına dönüşmeden hemen önlem alınması gereken gizli şeker aşamasında aç kalınca ya da şekerli bir gıda tüketilmesinin üzerinden 2 saat geçtikten sonra vücuttaki şekerin aşırı düşmesine bağlı olarak terleme, halsizlik, uyku hali, kalp çarpıntısı, el titremesi görüldüğünü ve kilo artışı meydana geldiğini söyledi. Bunların hastalığın çok başında görülen belirtiler olduğunu vurgulayan Ayvaz, ilerleyen dönemlerde ise kan şekerinin yükselmeye başladığını ve gizli şekerin oturduğunu söyledi. Ayvaz, bu aşamada da uyku hali, fazla idrara çıkma, el ve ayaklarda uyuşma ve kaşıntı, kilo kaybı ve görmede bulanıklık ortaya çıktığını belirtti.

TEDAVİ

Gizli şeker döneminde diyet, egzersiz ve küçük dozda ilaçlarla şeker hastalığına dönüşümün engellenebileceğini kaydeden Ayvaz, şeker hastalığı döneminde ise ilaç tedavisiyle birlikte insüline geçilebileceğini bildirdi. İnsülin kullanımının tedavide belirli bir başarı sağlandıktan sonra terk edilebileceğini belirten Ayvaz, ''Toplumda insüline başlandıktan sonra hayat boyu kullanılması gerektiği gibi yanlış bir kanı var. Oysa bu, belirli bir süre sonra kesilip sadece ağızdan ilaçla tedavi devam edebilir. Egzersiz, diyet, tansiyon ve lipit kontrolü de ihmal edilmemelidir'' diye konuştu.