1 Kasım 2007 Perşembe

Şişmanlığa hormonla tedavi


Şişmanlığa hormonla tedavi !Leptin hormonunun, şişmanların iştahını kesmekte kullanılabileceği bildirildi.



30 Ekim 2007 12:20
--------------------------------------------------------------------------------
ABD'nin Los Angeles kentindeki Semel sinir bilimleri enstitüsü uzmanları, genetik bozukluk yüzünden organizmaları leptin üretmeyen üç şişmanın yüksek kalorili yemekler karşısındaki iştahını kesebilmek amacıyla kendilerine leptin zerk ederek gözlemde bulundu.

Deneklere çizburger, pizza, kızarmış tavuk gibi ağızlarını sulandırıcı yemekler gösterildi ve o sırada kendilerine leptin zerk edilirken beyin faaliyetleri manyetik rezonans (MR) tekniğiyle görüntülendi. Bu deney leptinli ve leptinsiz olarak tekrarlandı ve MR sonuçları kıyaslandığında, leptin enjeksiyonunun açlık hissini ve iştahı azalttığı belirlendi. Hormon yokken, yemek resimleri açlık hissini artırıyordu.

Profesör Edythe London, bu sonuçların, obezite ve diğer metabolizma sorunlarının tedavisinde yeni yöntemler geliştirilmesinin yolunu açabileceği yorumunu yaptı.

TV'nin bir zararı daha


TV'nin bir zararı daha !Tv, çocukları obez yapmakla kalmıyor, hipertansiyon riskini de artırıyor..



30 Ekim 2007 13:33
--------------------------------------------------------------------------------
Amerikalı bilim adamlarının araştırmasında, televizyonun çocukların şişmanlamasına yol açmakla kalmadığı, aynı zamanda obez çocuklarda yüksek tansiyon sorununa da yol açabildiği saptandı.

Araştırma, 2003-2005 arasında obezlik tedavisi gören 4-17 yaş arası 546 çocuk ve genç arasında yapıldı.

Araştırma sonucunda, günde 2-4 saat televizyon başında kalan çocuklarda yüksek tansiyon riskinin, iki saatten az seyredenlere oranla 2,5 kat fazla olduğu belirlendi. Dört saatten fazla seyredenlerdeyse riskin diğerlerine göre 3,3 kat fazla olduğu görüldü.

California üniversitesinden Dr. Jeffrey Schwimmer ile ekibinin "American Journal of Preventive Medicine" dergisinde yayınlanan araştırmalarında ,"Televizyon başında harcanan zaman ile obezite ve obez çocuklarda hipertansiyon arasında önemli bağlantı var" denildi.

Çok televizyon seyretmekle obezlik arasında bağlantı olduğu daha önceki araştırmalarda da ortaya konulmuştu. Bunun ise çok televizyon seyretmekle obez çocuklarda tansiyon yüksekliğini gösteren ilk araştırma olduğu belirtildi.

Tansiyon sorununun çocuklarda genellikle teşhis edilmediği ve saptanmaması halinde yüksek tansiyonun başta böbrekler olmak üzere organları yavaş yavaş tahrip ettiği belirtildi.

Bilim adamları, araştırmalarının, ailelerin özellikle obez ve yüksek tansiyonlu çocuklarının televizyon izleme saatlerini kısıtlamaları gerektiğini gösterdiğini söylediler.

1 nargile = 101 sigara


1 nargile = 101 sigara!Nargilenin sigaradan tam 101 kat daha zararlı olduğu ortaya çıktı...



01 Kasım 2007 10:20
--------------------------------------------------------------------------------
Nargilenin sigaradan çok daha zararlı olduğunu ifade eden Fransız uzmanlara göre, nargile içince 15-52 sigaradan alınan miktarda karbonmonoksit, 27-101 sigaradan alınan miktarda da katran açığa çıkıyor

Fransız bilim adamlarının bir araştırması nargilenin sigaradan onlarca kat daha fazla zararlı olduğunu gösterdi. Fransa'nın tütün karşıtı çalışmalarıyla bilinen kurumu OFT'nin, devlete bağlı bir laboratuvarda, üç tip nargile üzerinde yaptığı araştırmalardan elde ettiği verilere göre, nargile içince 15-52 sigaradan alınan miktarda karbonmonoksit, 27-101 sigaradan alınan miktarda da katran açığa çıkıyor. OFT'nin raporuna göre nargile, kapalı ortamlardaki hava kirliliğinin de en önemli kaynağı.

Sigara yasak, nargile değil
Kanada'nın Quebec kentindeki nargile kafeler, bar ve restoranlarda uygulanan sigara yasağından muaf tutulmuş durumda. Fransa'da da 1 Ocak'tan itibaren tüm bar ve restoranlara sigara yasağı geliyor. Bu yasaktan muaf tutulmak isteyen nargile kafeler, bu konuda bir düzenleme yapılmasını istiyor. Fransa'daki 200 nargile kafe yılda yaklaşık 1 milyon kişiyi konuk ediyor. Ancak OFT'nin bu bulgusu nargile kafeleri de kötü bir sonun beklediğinin habercisi.

Kanser hastaları şokta!


Kanser hastaları şokta!Kanser hastalarının gereksiz yere ameliyat masasına yatırıldığı iddia edildi.



31 Ekim 2007 11:10
--------------------------------------------------------------------------------
Radyoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşegül Özdemir'den sarsıcı iddia: "Gereksiz ameliyat yapıyorlar"

Radyoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşegül Özdemir, meme kanseri hastalarının radyolojik tanı yaptırmak yerine önce cerrahlara giderek çoğu zaman gereksiz ameliyat olduğunu söylüyor..

Yeni Aktüel yarın piyasaya çıkacak sayısında, açıklamalarıyla tıp dünyasında tartışma yaratan, Türkiye'nin ilk meme radyologlarından Prof. Dr. Ayşegül Özdemir'le röportaj yaptı. Özdemir'in iddiasına göre meme kanseri konusunda radyologlar ve cerrahlar arasında bir savaş sürüyor. Cerrahlar radyologları devreden çıkararak vakaları cerrahi yöntemle iyileştirmeye çalışıyor. Sonuç: çoğu zaman gereksiz yere büyük ameliyatlar ve gereksiz yere koltukaltı lenf bezlerine kadar alınan göğüsler... Erken teşhisle kadınları gereksiz biyopsi ve cerrahiden korumaya çalışan meme radyolojisinin, modern Batı tıbbında sık kullanıldığını belirten Özdemir, hastalara radyolojik biyopsi önerdiğini, ancak cerrahların yüzde 90'ının cerrahi müdahale istediğini söylüyor. Özdemir'e göre meme kanseri şüphesi taşıyan hastalar da genelde radyologlar yerine cerrahları tercih ediyor. "Her meme kanserinde cerrahi müdahale şarttır; ben küçük bir kısmı alınacakken hepsinin alınmasından şikâyetçiyim" diyen Özdemir'e göre aslında yapılması gereken hastaya seçeneklerin sunulması. Çünkü kanser bilincinin yerleşmediği ülkemizde hasta da şüpheli memenin tümünden bir an önce kurtulmaya meyilli...

Uyku apne sendromuna dikkat


Uyku apne sendromuna dikkatÜst solunum yollarınızı tıkayan uyku apnesi sendromu hayatınıza mâl olabilir..



31 Ekim 2007 11:31
--------------------------------------------------------------------------------
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi ve uyku laboratuvarı sorumlusu Yrd. Doç. Dr. Meral Uyar, üst solunum yolunda tıkanmalarla seyreden obstrüktif uyku apne sendromunun, şeker hastalığı kadar sık görülmesine rağmen yeterince bilinmediğini söyledi.

Uyar, obstrüktif (tıkayıcı) uyku apne sendromlu hastaların uyku sırasında üst solunum yollarında tıkanmalar olduğunu ifade ederek, "obstrüktif uyku apne sendromundan kaynaklanan en önemli olumsuzluklar horlama, gündüz uyuklama, oturduğu yerde uykuya dalma, gece uyumasına rağmen uykusunu alamama hissi yaşama, baş ağrısı, sinirlilik, bir işe yoğunlaşamama ve dikkati toplayamama" dedi.

Yaşam kalitesini azaltan obstrüktif apne sendromunun tedavisinin özellikle sürücüler için yaşamsal önem taşıdığına dikkati çeken Uyar, "yapılan çalışmalar, uyku apne sendromu olan şoförlerin direksiyon başında uyuyarak trafik kazalarına neden olduğunu ortaya koyuyor" diye konuştu.

Uyar, obstrüktif uyku apne sendromuna yaşlı ve şişmanlarda daha sık rastlandığını, düşük kilolu yetişkinlerde ve çocuklarda da bu sağlık sorunuyla karşılaşılabildiğini vurguladı.

Obstrüktif uyku apne sendromuna sigara ve alkol kullananların, küçük çeneli ve geniş boyunlu olanların, troid hormonu yetersizliği yaşayanların ve uyku ilacı kullananlarda daha sık rastlandığını ifade eden Uyar, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu hastalığa sık rastlanıyor ama toplum bu hastalık konusunda yeterince bilgi sahibi değil. Genellikle hastalığın ileri safhasında hekime başvuruluyor. Kaldı ki, hastalığın erken teşhis ve tedavisi sendromun giderilmesi yanında vücuttaki diğer organlar için de büyük önem taşıyor. Çünkü bu hastalık tüm organları olumsuz etkiliyor."

Uyar, kontrol altına alınamayan yüksek tansiyon, kalpte iletim bozuklukları, kalp damarlarında tıkanıklığın neden olduğu kalp krizi, inme, cinsel iktidarsızlık ve depresyon gibi rahatsızlıkların obstrüktif uyku apne sendromuna bağlı olarak gelişebildiğini vurguladı.

Doğum sonrasında 15 önemli soru


Doğum sonrasında 15 önemli soru
Doğum sonrası aklınızı kurcalayan önemli soruların cevabı burda...
Nihayet hayatınızdaki bu en önemli olaylardan biri gerçekleşti. Aylar süren heyecanlı bir bekleyişin ardından bebeğiniz kucağınızda. Şimdi mutluluğun yanı sıra aklınızı kurcalayan ve cevaplanması gereken birkaç önemli soru var.

Akıntım ne zaman bitecek?

Bu süreç kişiye göre değişir. Genelde 4 - 8 hafta kadar devam eder. Doğumla ve plasentanın çözülmesi ile başlar ve kadından kadına göre farklılık gösterir. Doğumun ardındaki ilk günlerde açık kırmızı renkte ve oldukça yoğundur. Sonraki günlerde önce pembe ardından da kahverengi olur. Sonlara doğru sarı - beyaz veya renksiz olur ve iyice azalır. Bu zaman içerisinde tampon kullanılmaması önerilir.

Doğum sonrası rahim yavaş yavaş toparlandığı için normal ped kullanılması daha isabetli olur. Akıntıda aşırı koku gibi herhangi bir şey sizi rahatsız ediyorsa mutlaka doktorunuza danışın çünkü bu enfeksiyon belirtisi olabilir.

Eski kiloma/formuma ne zaman kavuşurum?

Şöyle derler: Karın 9 ay büyür, 9 ayda da ortadan kaybolur. Bu böyle midir değimlidir bir kenara, kesin bir şey var ki aniden eski hatlarınıza kavuşmanız mümkün değil. Kilo vermek normalde de çok kolay değildir. Bu biraz kişiye özeldir, ayrıca beslenme ve yaşama tarzınızla da ilgilidir. Fakat ortalama olarak 3 - 6 ay içerisinde eski kotlarınıza sığmanız mümkün.

Doğum sonrası diyet yapılabilir mi?

Yapmasanız daha iyi olur. Özellikle de emzirdiğiniz sürece. Bu dönemde sağlıklı ve yeterli beslenmeniz çok önemli. Tüm yedikleriniz sütle bebeğe de geçiyor. Ayrıca emzirme döneminde bol bol enerjiye ihtiyacınız var. Diyet yapmanız bünyenizin zayıf düşmesine neden olur.

Rahmin eski haline dönmesi ne kadar sürer?

Rahim doğum sonrası daha ilk günlerde tekrarlanan kasılmalarla eski ebatlarına dönmeye başlar, yani küçük bir armut büyüklüğüne. Bu kasılmalar özellikle emzirme sırasında hissedilir çünkü süt verirken hormonların oluşumunu hızlanır. Ayrıca arada sırada sırtüstü yatmak ve göbek deliği altındaki bölgeye hafif masaj yapmak da rahmin toparlanması süreci olumlu etkiler.

Egzersiz yapmaya ne zaman başlayabilirim?

Uzman doktorunuzun tavsiye edeceği egzersizlere doğumdan sonraki ilk günlerde başlayabilirsiniz. Bunlar zayıflayan kaslarınızı toparlamaya yarayacaktır. Günde bir defa uzun uzun ve yoğun bir şekilde yapmaktansa egzersizleri günde birkaç defa azar azar, fırsat buldukça yapabilirsiniz. Tabi normal doğum yerine sezaryen olduysanız en az 5 gün geçmesini beklemeniz gerekir. Veya doğum sırasında herhangi bir müdahale yapıldıysa egzersizlere başlama sürecinizi mutlaka doktorunuza danışmalısınız.

Ne zaman eskisi gibi duş alabilirim?

Akıntı bitince eskisi gibi banyo yapabilir fakat o zamana kadar sadece duş alın çünkü rahim tam olarak toparlanıp kapanmadan enfeksiyonlara karşı savunmasızdır. Uzun uzun bir banyo veya küvet keyfi sırasında bakteriler enfeksiyona neden olabilir bu da sizin ve emzirdiğiniz bebeğiniz için sakıncalı ve tehlikelidir.

Eşimle normal seks hayatımıza ne zaman dönebiliriz?

Aslında siz ve eşiniz buna ne zaman hazır hissederseniz o zaman. Fakat doğum sırasında cerrahi müdahale yapıldıysa belki önce iyice iyileşmeyi beklemeniz sizin de rahat hissetmeniz açısından iyi olur. Ayrıca akıntı da enfeksiyonlara neden olabilir. Prezervatif kullanmak bir çözüm olabilir.

Hamilelikten korunmalı mıyız?

Mutlaka. Emzirmek sizi hamile kalmaktan korumuyor. Aslında hassas bir konu çünkü emzirdiğiniz için hap almanız önerilmiyor. Spiral taktırmanız için de rahim toparlandıktan sonraki ancak ilk adet döneminizi beklemelisiniz ki bu da en az 8 haftalık bir süreç demek. Günleri hesaplayarak korunmanız da mümkün değil çünkü adetleriniz de bir süre düzensiz olabilir. Bu konuyu çözmenin en akıllıca yolu doktorunuza danışmaktır.

Ağır kaldırabilir miyim?

Doğumdan sonraki özellikle ilk günlerde ağır kaldırmayın. Vücudunuz zaten zayıf düşmüş durumda, kaslarınız da henüz toparlanmamış. Çok fazla ve aşırı hareketlerden de kaçının. Özellikle sezaryen olduysanız 5 gün kadar iyice istirahat edin. Genel olarak doğumdan sonra fırsat buldukça dinlenmeniz çok önemli. Bebeği kucağınıza alırken de ani hareketlerden kaçının.

Parfüm veya kokulu vücut losyonları kullanabilir miyim?

Kullanmasanız çok daha iyi çünkü bebeğinizin görme yeteneği henüz zayıf olduğu için sizi kokunuzdan tanıyor. Onun çok iyi tanıdığı ve sevdiği bu kokuyu değiştirerek onu "zor" durumda bırakmayın. Sabrederek bu tür zevklerinizi biraz erteleyin.

Yorgunluk ve uykusuzlukla nasıl baş edebilirim?

Yeni doğan bir bebek sahibi anneyi oldukça yorucu bir dönem bekliyor. Bunun başlıca nedeni ise geceler dahil olmak üzere 2 saatte bir tekrarlanan emzirmeler. Bu tahmin edildiğinden daha yıpratıcı çünkü anne başka hiç bir şey için rahat zaman bulamıyor, kısacık bir duş için bile çünkü sürekli "ya bebek uyanırsa" diye endişeleniyor. Uykusuzluk ve yorgunluk anneyi yıpratıyor, çoğu zaman sinirli ve sabırsız yapıyor. Bırakın başkaları size yardım etsin.

Zaman zaman bebeği eşinize, annenize veya size yardım edebilecek kim varsa ona bırakın ve biraz nefes alın. Hatta yakınınızdaki kuaföre bile gidin. Çok sıradan görünen bu tür faaliyetler sizin için güzel bir değişiklik ve bir nefes alma fırsatı olur. Aslı şunu unutmayın: Her şeyi eksiksiz yapmak zorunda değilsiniz. Aynı anda hem bebeğe bakıp hem yemeği pişirip hem de ev işlerinin üstesinden gelemezsiniz. Zaten kimse sizden tüm bunları beklemiyor. Herkesten biraz daha fazla anlayış ve yardım almak en doğal hakkınız.

İşime ne zaman dönmeliyim?

Doğum iznine çıkmadan önce iş yerinizde mutlaka bunları danışıp yasal haklarınızı öğrenin. Doğumdan sonra mutlaka eski işinize dönmeyi düşünüyorsanız bunun kesin tarihini işvereninizle, birlikte çalıştığınız müdürler ve ekibiniz veya elemanlarınızla konuşun. Böylece tüm bunları annelik izninizde dert etmezsiniz. Daha sonra bebeğinizi bir bakıcıya bırakmayı düşünüyorsanız bu olayı son güne ertelemeyin. Bakıcınızı gözlemleyebilmek için ve bebekle ikisinin birbirlerine alışması için işe başlamadan 1 hafta veya birkaç gün önce bebeğe bakıcı ile birlikte bakın. Böylece siz de daha sonra rahat rahat işinize geri dönüp çalışabilirsiniz.

Doğum sonrası ne gibi formaliteler var?

Bebeğinize nüfuz cüzdanı çıkartmalısınız. Ayrıca doktorunuzun size bildireceği ve yapılması gereken bazı rutin aşı ve kontroller var.

Zayıf olmak kanser riskini azaltıyor


Zayıf olmak kanser riskini azaltıyorUluslararası bir araştırma, kanser riskini azaltmak için ince kalınması gerektiğini öne sürdü.



31 Ekim 2007 16:38
--------------------------------------------------------------------------------
Dünya Kanser Araştırma Fonu tarafından yapılan araştırmada birçok önerilerde bulunuluyor. Buna göre, fazla kilolu olmayan kişilere bile kanser riskini azaltmak için zayıflamaları tavsiye ediliyor.

Diğer öneriler arasında 21 yaşından sonra kilo almamak, şekerli içeceklerden ve alkolden uzak durmak, pastırma ve jambon yememek, kırmızı et tüketimini sınırlandırmak, her gün spor yapmak ve emzirmek bulunuyor.

Kanser riskini azaltmak için aşırı zayıflamadan, mümkün olduğu kadar ince kalınmasının istendiği araştırmada, Vücut-Kitle İndeksi 18,5 ile 25 arasında olanlar "sağlıklı kilo alanında" olarak görülüyor. (Vücut-Kitle İndeksi, ağırlığın (kg) boyun (metre) karesiyle bölünmesiyle hesaplanıyor)

Kanser riskini azaltmanın sırrı


Kanser riskini azaltmanın sırrıKanser riskini azaltmak için kilo almamak şart...



31 Ekim 2007 18:03
--------------------------------------------------------------------------------
Uluslararası bir araştırma, kanser riskini azaltmak için ince kalınması gerektiğini öne sürdü.

Dünya Kanser Araştırma Fonu tarafından yapılan araştırmada birçok önerilerde bulunuluyor. Buna göre, fazla kilolu olmayan kişilere bile kanser riskini azaltmak için zayıflamaları tavsiye ediliyor.

Diğer öneriler arasında 21 yaşından sonra kilo almamak, şekerli içeceklerden ve alkolden uzak durmak, pastırma ve jambon yememek, kırmızı et tüketimini sınırlandırmak, her gün spor yapmak ve emzirmek bulunuyor.

Kanser riskini azaltmak için aşırı zayıflamadan, mümkün olduğu kadar ince kalınmasının istendiği araştırmada, Vücut-Kitle İndeksi 18,5 ile 25 arasında olanlar "sağlıklı kilo alanında" olarak görülüyor. (Vücut-Kitle İndeksi, ağırlığın (kg) boyun (metre) karesiyle bölünmesiyle hesaplanıyor)

Kanserin kader değil, risk olduğu ifade edilen araştırmada, insanların yaptıklarının kontrollerinde olduğunu hissetmelerinin çok önemli olduğu belirtiliyor.

Boynunuz sizi fıtık etmesin


Boynunuz sizi fıtık etmesinSabahları uyandığınızda boynunuzda ağrı, kasılma, sertlik mi var ?



01 Kasım 2007 09:22
--------------------------------------------------------------------------------
Bunlara baş ağrınız da ekleniyorsa, o zaman siz de boyun fıtığı olmuş olabilirsiniz... Bir uzmana başvurmanızda yarar var....

Boyun omurlarındaki dejeneratif değişiklikler, yaşlanma sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur. Boyun fıtıkları ve boyun omurları arasındaki disklerin dejenerasyonu, en çok 40 yaş civarında görülmektedir. Eğer hastada sadece ağrı yakınması varsa o zaman cerrahi tedavi gerekmemektedir. Cerrahi tedavi, boyun fıtıklarının ortalama olarak yüzde 5'inde uygulanır.

Eğer siz de boyun fıtığı olup olmadığınızdan şüpheleniyorsanız, şu bulgulara dikkat edin... Boyunda sertlik ve kasılma, hareketle ağrıda artma, sabah uyandığında ağrının artması, başın arkaya hareketlerinde ağrının çoğalması, öksürme, aksırma ve gerinme gibi yakınmalar ön plandadır. Ayrıca omuz, kola giden sinirlerin dağılımına uyan yerlerde, kürek kemiklerinin arasına yayılan tarzda yansıyan ağrılarla da kendisini gösterebilir. Beraberinde baş ağrısı ve ağrılı yutkunma da olabilir. Santral yerleşimli boyun fıtıklarında, kollarda ve bacaklarda genel güçsüzlük artar. Refleks bulgular veya patolojik refleksler görülür. Ayrıca spastik yürüme ve hatta geç dönemlerde idrar tutamama ile seksüel fonksiyon kaybına bile yol açar.

Medicana Hastanesi uzmanlarından Doç. Dr. Hakan Kayalı, tanı için hastanın yakınmalarının çok dikkatli bir şekilde değerlendirilip, iyi bir nörolojik muayene ve radyoaktif bulgularla birlikte çok iyi korele edilmesi gerektiğini söylüyor. Hastalarda ilk tercih edilen, Manyetik Rezonans (MR) tanı aracıdır. Çünkü hastaya hiçbir zarar ve acı vermez. Nörolojik muayene bulguları ile uyumlu olan hastalarda, tanı için bu tek başına yeterli kabul edilmektedir. Sadece boyun ağrısı olan ve nörolojik bulguları bulunmayan hastalarda cerrahi tedavi uygulamak, başarısız bir tedaviye sebep olabilir.

* Boyun fıtıklarında da öncelikli tedavi, hastanın muayene bulgularına göre ilk etapta tedavi olmasıdır. Eğer hastalarda kuvvet kaybı, refleks değişiklikler, patolojik refleksler, kaslarda erime gibi bulgular yoksa hele hele sadece ağrı yakınması ön planda ise cerrahi tedaviden uzak durmak gerekmektedir. İlaç tedavisi, ağrı kesiciler, antiinflamatuar ajanlar, kas gevşeticilerle tıbbi tedavi yoluna gidilmelidir. Boyunluk kullanılması, ağrıyı azaltıcı önemli bir tedavi metodudur. Ayrıca bu hastalar boyun egzersizlerinden de büyük yarar sağlayabilir. Bu uygulamalara rağmen yakınmalar devam ediyorsa fizik tedavi yardımcı olacaktır. Tüm bu konservatif tedavi yöntemlerine rağmen şikayetler devam ediyorsa, o zaman cerrahi tedavi ön plana çıkmaktadır.

* Sinir tutulumu bulguları ya da nörolojik defisit olmadan görülen boyun ağrıları, en sık saptanan bulgudur. Enseden başın arka tarafına doğru yayılan tekrarlayıcı boyun ağrıları ile birlikte adale spazmı, olguların yaklaşık yüzde 80'inde ilk bulgulardır. Ancak; psikiyatrik hastalıklar da dahil olmak üzere pek çok hastalık da bu bulguları gösterebilir.

İşkolik misiniz?

İşkolik misiniz?İşkolikler dikkat! Büyük bir kısırdöngünün içine girmeniz an meselesi...

--------------------------------------------------------------------------------
İş hayatı, tarih boyunca insanlar için sadece bir para kaynağı olmakla kalmamış aynı zamanda önemli bir statü göstergesi olmuştur. İnsanlar sahip oldukları işlerle kimliklerini bütünleştirmişler, kendilerini isimlerinin önüne mesleklerini koyarak tanıtır olmuşlardır.

Günümüzde iş hayatı şehirleşme oranındaki yükseliş, çekirdek ailelerin yaygınlaşması, kadın çalışanların sayısının artması gibi birçok nedenden ötürü oldukça karmaşık hale gelmiştir. Bu karmaşıklık özellikle son on yıllarda iş hayatı ile ilişkili bir takım sorunların daha fazla ön plana çıkmasına vesile olmuştur.

Nasıl ki, basit bir organizma ile insan organizması karmaşıklık, sorun yaratma potansiyeli ve çeşitliliği açısından oldukça farklı ise günümüzün kurumları yüzyılın başındaki işletmelerden farklıdır.

Ve çözülmesi gereken basit bir işçi işveren ilişkisinden çıkan sistemdeki karmaşıklık belirsizliği, belirsizlik sorunları, sorunlar da yeni kavramları doğurur. Karmaşık bir sistemde yer alan sorunların çözülmesi için yeni sorun sınıfları oluşturulmaya ihtiyaç duyulur; bu sorunların özellikleri belirlenir, böylece mevcut sıkıntı çözülmeye çalışılır. Günümüzde iş hayatını etkileyen ve anlaşılmayı bekleyen kavramlardan biri de işkolikliktir.

İşkoliklik, aslında adının da işaret ettiği gibi psikolojik bir sorundur. Her ne kadar psikiyatrik tanı kılavuzlarında böyle bir rahatsızlık ismi olmasa da psikolojik çerçevede bağımlılığı da içeren bir tür sıkıntıyı ifade eder. Nasıl bir alkolik içmeden duramıyorsa bir işkolik de çalışmadan ve iş düşünmeden duramaz.

Diğer taraftan, bu ifade zaman içinde insanlar tarafından sevilmiş ve halk içinde işini seven, işine sarılarak yapan kişiler için de kullanılır hale gelmiştir.

İnsanlar psikologlara ya da psikiyatristlere çoğunlukla işkolik olduklarını ve bundan kurtulmak istediklerini söyleyerek gelmezler. Birçok insan bir uzmana gittiğinde şikayet olarak kendisini bir süredir yorgun hissettiğini, eskisi kadar enerjik olmadığını, sabahları zor kalktığını, işine eskisi kadar odaklanamadığını, işi ile ilgili uyarılar almaya başladığını, işyerinde ve özel hayatında sinirli davranmaya başladığını, korku ve kaygıları olduğunu, birçok şeyi çok kolay unuttuğunu, uyku sorunları yaşadığını ifade eder.

Sorunların kaynağı olarak işle ilgili çeşitli nedenler öne sürebilirler ya da özel hayatları ile ilgili aksilikleri gösterebilirler ama insanların pek azı "Benim sorunum, hayatımda işimden başka bir şey olmaması, bütün varlık nedenimi işimin oluşturuyor olması" der.

Çoğu zaman işkoliklik dediğimiz durumun aslında bir görüntü, belirti ya da daha mesleki bir terimle semptom olduğunu görürüz. Hayatta yolunda gitmeyen bir şeylerin tezahürü ve sonucu olarak işkoliklik genellikle karşımıza çıkar.

Zedelenmiş özgüvenimizi telafi etmek için, iç sıkıntılarımızdan kendimizi uzak tutmak için, aile-sosyallik-cinsellik gibi alanlardaki yetersizliğimizi telafi etmenin bir yolu olarak işkolikleşebiliriz. Tabi ki bu genellikle farkında olunan bir süreç olmaz.

İşkoliklik, genelde temeldeki başka psikolojik sorunların bir sonucu, bir görüntüsü olduğu gibi aynı zamanda başka sıkıntıların da nedeni olmaya adaydır. Bir süre sonra da nedenler ve sonuçlar birbirine karışır ve kişi ciddi bir kısırdöngü içinde kendisini bulur.

İşkolikliği nedeniyle kişi eşi ile sorunlar yaşamaya başlar, çocuklarından uzaklaşır, kendisine vakit ayırmaz, arkadaşları ile sağlıklı ve yakın ilişkilerini sürdüremez hale gelir. Bu olumsuzluklar oldukça işe daha çok sarılır, çünkü en azından işte başarılıdır ve iyi hissediyordur. Sonuç olarak daha da işkolik olunur.

Nasıl ki bedenimiz sadece protein ya da vitamin ile varlığını sürdüremez ise zihinsel yaşantımızın sağlıklı olması için de besin olarak iş alanı yeterli değildir.

Aile, sosyallik, cinsellik ve uğraş gibi alanların iş alanının gölgesinde ve gerisinde kaldığı bir durumda "psikolojik dengesiz beslenme" olarak adlandırabileceğimiz bir durum ortaya çıkar. Nasıl ki sadece vitaminle beslenen birinin bünyesinde hemen olmasa da bir süre sonra sorunlar çıkmaya başlarsa, psikolojik dengesiz beslenme hali de bir süre bir sıkıntı yaratmayabilir.

Klinik bir sorunun henüz oluşmaması yanıltıcı bir görüntüdür. İş dışındaki alanlardan yeterince beslenemeyen beynimizin eninde sonunda bir problem çıkarmaması söz konusu olamaz.